Выбрать главу

Gözleri ile labirenti takip etmeye, Ba’alzamon ona ulaşmadan önce kaç bağlantı geçmesi gerektiğini anlamaya çalıştı, sonra bunu faydasız bularak vazgeçti. Mesafeler burada aldatıcıydı, öğrendiği bir başka ders. Uzak görünen bir şey bir köşeyi dönünce ele geçebilirdi; yakın görünen bir şey tamamen ulaşılmaz olabilirdi. Yapacak tek şey, baştan beri olduğu gibi, devamlı hareket etmekti. Devamlı hareket et ve düşünme. Düşünmenin tehlikeli olduğunu biliyordu.

Yine de, Ba’alzamon’un uzak şekline sırtını döndüğünde, kendini Mat’i merak etmekten alıkoyamadı. Mat bu labirentte bir yerde miydi? Yoksa iki labirent ve iki Ba’alzamon mu var? Zihni bu düşünceden kaçtı; düşünülemeyecek kadar dehşet vericiydi. Bu Baerlon gibi mi? O zaman neden beni bulamıyor? Bu birazcık daha iyiydi. Küçük bir teselli. Teselli mi? Kan ve küller, teselli bunun neresinde?

İki ya da üç kez dokunacak kadar yakın olmuştu, ama onları açıkça hatırlayamıyordu, ama Ba’alzamon boşuna kovalarken uzun, çok uzun zaman –ne kadar uzun?– kaçmıştı. Bu Baerlon gibi miydi, yoksa yalnızca bir kabus, başka insanların rüyaları gibi bir rüya mıydı?

Sonra bir anlığına –bir nefes almaya yetecek bir süre için– düşünmenin neden tehlikeli olduğunu, ne hakkında düşünmenin tehlikeli olduğunu hatırladı. Daha önce olduğu gibi, ne zaman kendisine onu bir rüya gibi çevreleyenin ne olduğunu düşünme izni verse, hava pırıldıyor, gözlerini bulandırıyordu. Pelteye dönüyor, onu sıkı sıkı tutuyordu. Yalnızca bir anlığına.

Kumlu sıcaklık derisini dürttü, dikenli çalı çitlerden oluşan labirentte koştururken uzun zaman önce boğazı kurumuştu. Ne kadar olmuştu? Teri boncuklanmaya fırsat bulamadan buharlaşıyordu ve gözleri yanıyordu. Yukarıda –ve o kadar da yukarıda değildi– siyah çizgili, öfkeli, çelik grisi bulutlar kaynıyordu, ama labirentin içinde tek bir nefes esinti yoktu. Bir an, daha önce farklı olduğunu düşündü, ama düşüncesi ısıyla buharlaştı. Uzun zamandır buradaydı. Düşünmek tehlikeliydi, bunu biliyordu.

Pürüzsüz, solgun ve yuvarlak taşlar yarım yamalak bir döşeme oluşturuyordu. En hafif adımla bile toz bulutları fışkırtan, kemik gibi kuru tozların içine yarı gömülmüşlerdi. Toz, Rand’ın burnunu gıdıklıyor, onu ele verecek bir hapşırık koparmakla tehdit ediyordu; ağzından nefes almaya çalıştığında toz boğazını tıkıyor, boğulacak gibi olmasına sebep oluyordu.

Burası tehlikeli bir yerdi; bunu da biliyordu. İleride, yüksek diken duvarında üç açıklık görüyordu, sonra yol kıvrılarak gözden kayboluyordu. Ba’alzamon o anda o köşelerin herhangi birinden çıkabilirdi. Çoktan iki, üç kez karşılaşmışlardı, ama Rand karşı karşıya geldikleri ve bir şekilde kaçmayı başardığı dışında hiçbir şey hatırlamıyordu. Çok fazla düşünmek tehlikeliydi.

Sıcakta nefes nefese durdu ve labirent duvarını inceledi. Sık, dolaşık dikenli çalılar, kahverengi ve ölü görünüşlü, iki santim uzunluğunda çengeller gibi zalim, siyah dikenler. Üzerinden bakılmayacak kadar yüksek, içinden görülmeyecek kadar yoğun. İhtiyatla duvara dokundu ve inledi. Onca özene rağmen, sıcak bir iğne gibi yanan bir diken, parmağını delmişti. Elini sallayarak, topukları taşlara takılarak geriledi ve yoğun kan damlaları saçtı. Yanma hissi çekilmeye başladı, ama tüm eli zonkluyordu.

Aniden acıyı unuttu. Topuğu o pürüzsüz taşlardan birini çevirmiş, kuru zeminden tekmelemişti. Taşa baktı, boş göz çukurlan bakışlarına karşılık verdi. Bir kafatası. Bir insan kafatası. Yoldaki bütün pürüzsüz, solgun taşlara baktı. Hepsi birbirinin aynıydı. Telaşla ayak değiştirdi, ama onların üzerine basmadan yürüyemiyordu, onların üzerine basmadan ayakta duramıyordu. Kafasında gelişigüzel bir düşünce şekillendi, her şey göründüğü gibi olmayabilirdi, ama düşünceyi acımasızca bastırdı. Burada düşünmek tehlikeliydi.

Titreyerek kendine hakim oldu. Bir yerde kalmak da tehlikeliydi. Bu belirsizce, ama kesin olarak bildiği şeylerden biriydi. Parmağındaki kan akışı yavaş bir damlamaya dönüşmüştü, ama zonklama neredeyse kaybolmuştu. Parmakucunu emerek, yüzünün dönük olduğu yöne yürümeye başladı. Burada her yol birbirinin aynıydı.

Bir zamanlar, bir labirentten devamlı aynı yöne dönerek çıkabileceğini duyduğunu hatırladı. Diken duvarındaki ilk açıklıkta sağa döndü, sonra bir sonrakinde yine sağa. Ve kendini Ba’alzamon ile yüz yüze buldu.

Ba’alzamon’un yüzünden bir şaşkınlık geçti ve olduğu yerde durunca kan kırmızısı pelerini kıpırtısızlaştı. Gözlerinde alevler yükseldi, ama labirentin ışığında Rand onları pek hissetmedi.

“Sence benden ne kadar kaçabilirsin, evlat? Sence kaderinden ne kadar kaçabilirsin? Sen benimsin!”

Rand gerileyerek, neden kılıç ararcasına kemerini yokladığını merak etti. “Işık bana yardım et,” diye mırıldandı. “Işık bana yardım et.” Bunun ne anlama geldiğini hatırlamıyordu.

“Işık sana yardım etmeyecek, evlat ve Dünyanın Gözü sana hizmet etmeyecek. Sen benim köpeğimsin ve emrime uymazsan, seni Büyük Yılan’ın leşi ile boğarım!”

Ba’alzamon elini uzattı ve Rand aniden bir kaçış yolu buldu, tehlike çığlıkları atan sisli, yarı oluşmuş bir anı, ama Karanlık Varlık’ın dokunuşunun tehlikesi yanında hiçbir şey.

“Rüya!” diye bağırdı Rand. “Bu bir rüya!”

Ba’alzamon’un gözleri, şaşkınlık, öfke ya da her ikisi ile irileşmeye başladı, sonra hava pırıldadı, hatları bulanıklaştı ve soldu.

Rand çevresinde dönerek bakakaldı. Bin yerden kendisine bakan kendi imgesini gördü. On bin yerden. Yukarıda karanlık vardı, aşağıda karanlık vardı, ama çevresinde, her yerde aynalar vardı, her açıda yerleştirilmiş aynalar, görebildiğince uzaklara kadar, hepsi çökmüş, dönen, irileşmiş, korku dolu gözlerle bakan kendisini gösteren aynalar.

Aynalardan kırmızı bir bulanıklık geçti. Rand yakalamaya çalışarak döndü, ama bulanıklık her aynadaki kendi imgesinin arkasından geçti ve yok oldu. Sonra yine döndü, ama bir bulanıklık gibi değil. Ba’alzamon aynalardan geçti, on bin Ba’alzamon, arayan, gümüş aynaların önünden tekrar tekrar geçen.

Kendini, kendi yüzünün yansımalarına bakarken buldu, solgun, bıçak gibi kesen soğukta titreyen. Ba’alzamon’un imgesi arkasında ona bakarak büyüdü; görmeden, ama bakarak. Her aynada, Ba’alzamon’un yüzündeki alevler arkasında öfkeyle sararak, yakarak, karışarak yükseldi. Rand çığlık atmak istedi, ama boğazı donmuştu. O sonsuz aynalarda tek bir yüz vardı. Kendi yüzü. Ba’alzamon’un yüzü. Tek yüz.

Rand silkindi, gözlerini açtı. Yalnızca solgun bir ışıkla azalan karanlık. Nefes bile almadan, gözleri dışında hiçbir şeyi oynatmadı. Üzerine, omuzlarına kadar gelen kaba bir yün battaniye örtmüştü ve başını kollarına dayamıştı. Ellerinin altındaki pürüzsüz tahtaları hissedebiliyordu. Güverte tahtaları. Gecenin içinde halatlar gıcırdıyordu. Uzun bir nefes verdi. Serpinti’deydi. Bitmişti… en azından bu gecelik.

Düşünmeden parmağını ağzına götürdü. Kan tadı alınca nefesini tuttu. Yavaşça elini yüzüne, solgun ay ışığı altında görebileceği bir yere, parmakucunda kan damlasının oluşmasını izleyebileceği bir yere yaklaştırdı. Bir diken yarasından akan kan.

Serpinti yavaş yavaş Arinelle’den aşağı süzüldü. Rüzgar güçlüydü, ama estiği yön yelkenleri faydasız kılıyordu. Kaptan Domon’un hızlı gitme emirlerine rağmen, gemi yavaş ilerliyordu. Geceleyin, akıntı kürekleri içeri çekilmiş tekneyi rüzgara karşı ırmak aşağı taşırken, pruvada duran bir adam lamba ışığı altında ucuna kurşun bağlanmış halat salıyor, sonra derinliği dümenciye bağırıyordu. Arinelle’de korkulacak kayalar yoktu, ama sığlıklar çoktu, bir tekne çamura saplanabilir, yardım gelene kadar orada kalabilirdi. Eğer ilk gelen yardım olursa. Gündüz, kürekler gündoğumundan günbatımına kadar çalışıyordu, ama rüzgar tekneyi ırmakyukarı itmek istermiş gibi onlarla mücadele ediyordu.