Ne gece, ne de gündüz kıyıya yanaşmıyorlardı. Bayie Domon tekneyi ve mürettebatı sert, ters rüzgarlar gibi zorluyor, ağırlıklarına küfrediyordu. Kürekleri miskin miskin çektikleri için azarlıyor, yanlış kullanılan her halat için onları dili ile kırbaçlıyordu. Alçak, sert sesi üç metre ötede, güvertede, boğazlarını parçalamak için bekleyen Trolloclar tasvir ediyordu. İki gün boyunca bu her adamı yerinden sıçratmaya yetti. Sonra Trolloc saldırısının şoku geçmeye başladı ve adamlar bacaklarını kıyıda biraz uzatacakları bir saat için, karanlıkta ırmakaşağı ilerlemenin tehlikeleri hakkında homurdanmaya başladılar.
Mürettebat homurdanmalarını alçak tutuyor, gözucuyla Kaptan Domon’un, işitecek kadar yakında olup olmadığını gözetliyordu, fakat kaptan teknesinde söylenen her şeyi duyuyor gibiydi. Homurdanmaların başladığı her sefer, ortaya sessizce, uzun, tırpan görünümlü bir kılıç ve saldırıdan sonra güvertede buldukları, zalim bir çengeli olan bir balta çıkarıyordu. Kaptan bunları bir saat için direğe asıyor, saldırıda yaralananlar sargılarını elliyor, mırıldanmalar kesiliyordu… en azından bir iki gün için, ta ki, mürettebattan bir başka kişi bir kez daha kuşkusuz artık Trollocları çok arkada bıraktıklarını düşünmeye başlayana kadar. Sonra aynı döngü tekrarlanıyordu.
Rand, fısıldaşmalar ve kaş çatmalar başladığı zaman Thom Merrilin’in mürettebattan uzak durduğunu fark etti, ama normalde herkesin sırtına şaplaklar atıyor, şakalar patlatıyor, öyle gevezelikler yapıyordu ki, en çok çalışan adamın bile yüzünde bir sırıtma beliriyordu. Thom o gizli mırıldanmaları ihtiyatlı bakışlarla izliyor, bu arada uzun saplı piposunu yakmaya, arpını akort etmeye, ya da mürettebat dışındaki herhangi bir şeye dalmış gibi yapıyordu. Rand neden okluğunu anlamıyordu. Mürettebat, Trollocların güverteye kadar kovaladığı üç kişiyi suçlarmış gibi görünmüyordu, Floran Gelb’i suçluyorlardı.
İlk bir iki gün Gelb’in ince şekli köşeye kıstırdığı mürettebattan biri ile konuşurken, Rand ve diğerlerinin geldiği gece hakkında kendi görüşlerini anlatırken görülebiliyordu. Gelb’in tavırları esip püfürmeden sızlanmalara kadar değişiyordu, ama Thom, Mat, özellikle de Rand’a işaret ederken, suçu onlara atmaya çalışırken dudakları hep alayla kıvrılıyordu.
“Onlar yabancı,” diye yalvarıyordu Gelb, sessizce, kaptanın gelip gelmediğini gözetleyerek. “Onlar hakkında ne biliyoruz? Trolloclar onlarla geldi, bildiğimiz bu. Onlarla birlik olmuşlar.”
“Talih, Gelb, kes şunu,” diye hırladı, saçlarını atkuyruğu yapmış, yanağında mavi yıldız dövmesi olan adam. Güvertede, çıplak ayak parmaklarını kullanarak halat sararken Gelb’e bakmadı bile, Soğuğa rağmen tüm mürettebat çıplak ayak geziyordu; çizmeler güvertede kayabilirdi. “Biraz rahat etmeni sağlayacak olsa, kendi annene bile Karanlıkdostu dersin. Benden uzak dur!” Gelb’in ayağına tükürdü ve halatının başına döndü.
Tüm mürettebat Gelb’in tutmadığı nöbeti hatırlıyordu ve atkuyruklu adamınki, Gelb’in aldığı en nazik tepkiydi. Kimse onunla çalışmak istemiyordu. Gelb kendini tek kişilik işlere atanmış bulmaya başladı. Bunların hepsi pis işlerdi, mutfaktaki yağlı tencereleri ovmak, karın üstü sintineye sürünüp yılların biriktirdiği pisliklerin arasında sızıntı aramak gibi. Kısa süre sonra kimseyle konuşmamaya başladı. Omuzları kendini savunurcasına kamburlaştı ve duruşuna yaralı bir sessizlik geldi –ne kadar çok insan izliyorsa, o kadar yaralı, ama bu ona bir homurtudan fazlasını kazandırmıyordu. Yine de Gelb’in gözleri ne zaman Rand’a, Mat’e, ya da Thom’a takılsa, uzun burunlu yüzünde cinayet çakıyordu.
Rand, Mat’e Gelb’in eninde sonunda başlarına bela açacağını söylediğinde, Mat teknede çevresine bakınıyor ve “İçlerinden birine güvenebilir miyiz? Herhangi birine?” diye sonayordu. Sonra gidip yalnız kalabileceği bir yer buluyordu. Yüksek pruvasından dümenin takılı olduğu kıçına otuz adımlık bir teknede ne kadar yalnız kalınabilirse. Mat, Shadar Logoth’taki geceden beri çok yalnız kalıyordu; Rand’ın gördüğü kadarıyla, kara kara düşünüyordu.
Ama Thom farklı konuşuyordu. “Çıkacak olsa bile Gelb’den sorun çıkmaz, evlat. En azından henüz değil. Mürettebattan hiç kimse onu desteklemez ve o da yalnız başına bir şey deneyecek cesarete sahip değil. Ama diğerleri…? Domon hep Trollocların onu şahsen kovaladıklarını düşünüyor gibi, ama kalanı tehlikenin geçtiği fikrinde. Bu kadarının onlara yettiğine karar verebilirler. Zaten sınırdalar.” Yama kaplı pelerinini kaldırdı ve Rand gizli hançerlerini kontrol ettiğini hissetti –ikinci en iyi takım. “Eğer isyan ederlerse, evlat, geride hikayeyi anlatacak yolcu bırakmazlar. Kraliçe’nin Yasası Caemlyn’den bu kadar uzakta o kadar etkili olmayabilir, ama bir köy valisi bile bu konuda bir şey yapabilir.” Ondan sonra Rand da mürettebat izlerken fark edilmemeye çalışmaya başladı.
Thom, mürettebatın aklından isyan fikrini uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyordu. Her sabah ve her akşam gösterişli hareketlerle hikayeler anlatıyor, aralarda istedikleri şarkıları çalıyor, söylüyordu. Rand ve Mat’in Âşık çırağı olmak istedikleri fikrini desteklemek için her gün bir süre ikisine de ayrı ayrı ders veriyordu ve bu da mürettebat için ayrı bir eğlence kaynağıydı. Elbette ikisinin de arpa dokunmasına izin vermiyordu ve flüt dersleri, en azından başlangıçta, mürettebattan irkilerek kulak tıkamalar ve kahkahalar kazandı.
Oğlanlara kolay hikayelerden bazılarını, basit taklalar ve elbette, top çevirme öğretti. Mat, Thom’un talep ettiklerinden şikayetçiydi, ama Thom bıyıklarını üfürüyor ve dik dik bakıyordu.
“Ders vermece oynamayı bilmiyorum, evlat. Bir şeyi ya öğretirim ya da öğretmem! Şimdi! Her köylü hödük, basit bir amuda kalkmayı becerebilir. Hadi bakalım.”
İş başında olmayan mürettebat toplanıyor, üçünün çevresinde bir çember oluşturarak yere çöküyordu. Bazıları Thom’un öğrettiklerini deniyor, kendi beceriksizliklerine gülüyordu. Gelb tek başına durup, karanlık bakışlarla, hepsinden nefret ederek izliyordu.
Rand her günün büyük kısmını küpeşteye yaslanarak, kıyıya bakarak geçiriyordu. Aslında Egwene ya da diğerlerinin aniden kıyıda belirmesini umduğundan değil, ama tekne o kadar yavaş ilerliyordu ki, bazen umut ediyordu. Çok hızlı at sürmeden bile onları yakalayabilirlerdi. Kaçabilmişlerse. Hâlâ hayattalarsa.
Irmak hiçbir yaşam belirlisi olmadan, Serpinti dışında hiçbir tekne görülmeden akıp gidiyordu. Ama bu görülecek ya da şaşılmayacak hiçbir şey yok demek değildi. İlk günün ortasında, Arinelle her iki yanda birer kilometre uzanan yüksek yamaçların arasından aktı. Tüm yamaç boyunca, taşa otuz metre yüksekliğinde erkek ve kadın şekilleri oyulmuştu. Taçları, her birinin kral ve kraliçe olduğunu ilan ediyordu. Bu kraliyet alayında hiçbiri bir diğerine benzemiyordu ve ilkini sonuncusundan uzun yıllar ayırıyordu. Rüzgar ve yağmur kuzey taraftakileri pürüzsüz ve neredeyse özelliksiz yüzeylere çevirmişti. Yüzler ve detaylar güneye gittikçe daha belirginleşiyordu. Irmak heykellerin ayaklarını yalıyordu, tamamen yok olmamış ayaklar pürüzsüz yumrulara dönüşmüştü. Ne kadardır burada duruyorlar, diye merak etti Rand. Irmak bu kadar kayayı ne kadar zamanda yıpratır? Mürettebattan hiç kimse işlerinden başını kaldırmamıştı bile, kadim oymaları daha önce defalarca görmüşlerdi.