Выбрать главу

Bacaklarını yukarıya savurdu, bir dizini direkten pruvaya uzanan kalın bir halata doladı, sonra halatı dirseğinin çukuru ile kavradı ve ellerini bıraktı. Önce yavaşça, sonra gittikçe hızlanarak aşağıya kaydı. Pruvaya gelince, Mat’in tam önünde güverteye atladı, dengesini sağlamak için bir adım attı ve bir yuvarlanma numarasından sonra Âşığın yaptığı gibi kollarını açarak tekneye döndü.

Mürettebattan dağınık alkışlar yükseldi, ama Rand şaşkınlık içinde Mat’e, Mat’in herkesten gizleyerek elinde tuttuğu şeye bakıyordu. Üzerine tuhaf simgeler işlenmiş, altın kınlı, eğri bir hançer. Kabzasına ince altın tel sarılmıştı, ucuna Rand’ın başparmağındaki tırnak kadar iri bir yakut kakılmıştı ve ucu ile kabzasını ayıran parçalar dişlerini çıkarmış, altın pullu yılanlardı.

Mat bir an daha hançeri kınına sokup çıkarmaya devam etti. Hançerle oynamayı sürdürerek yavaşça başını kaldırdı; gözlerinde uzak bir bakış vardı. Aniden bakışları Rand’a odaklandı, irkildi ve hançeri ceketinin altına tıktı.

Rand topuklarının üzerine çöktü ve kollarını dizlerine doladı. “Onu nereden buldun?” Mat hiçbir şey söylemedi, yakında başka kimse var mı diye telaşla çevresine bakındı. Bu sefer yalnızdılar. “Onu Shadar Logoth’tan almadın, değil mi?”

Mat ona dik dik baktı. “Bu senin suçun. Senin ve Perrin’in. İkiniz beni o hazineden uzaklaştırdınız ve bu elimdeydi. Mordeth vermedi bana. Ben aldım, bu yüzden Moiraine’in armağanlar konusundaki uyarısı geçersiz. Kimseye söyleme, Rand. Çalmaya çalışabilirler.” “Kimseye söylemem,” dedi Rand. “Bence Kaptan Domon dürüst bir adam, ama diğerleri her şeyi yapabilir, özellikle de Gelb.”

“Kimseye söyleme,” diye ısrar etti Mat. “Domon’a, Thom’a, kimseye. Emond Meydanı’ndan yalnızca ikimiz kaldık, Rand. Başka kimseye güvenenleyiz.”

“Onlar hayatta, Mat. Egwene ve Perrin. Hayatta olduklarını biliyorum.” Mat utanmış göründü. “Ama sırrını koruyacağım. Yalnızca ikimiz. En azından artık para için endişelenmemize gerek yok. Satıp Tar Valon’a krallar gibi gidebiliriz.”

“Elbette,” dedi Mat bir süre sonra. “Zorunlu kalırsak. Ama ben söyleyene kadar kimseye bahsetme.”

“Söylemem dedim. Dinle, tekneye bindiğimizden beri başka rüya gördün mü? Baerlon’dakı gibi? Altı kişi daha dinlemeden ilk kez sorma fırsatı buluyorum.”

Mat başını çevirdi, ona yan yan baktı. “Belki.”

“Ne demek, belki? Ya görmüşsündür, ya da görmemişsindir.” “Tamam, tamam, gördüm. Bu konuda konuşmak istemiyorum. Bu konuda düşünmek bile istemiyorum. Hiçbir faydası yok.”

İkisi de başka bir şey söyleyemeden, Thom, pelerini kolunda, uzun adımlarla geldi. Rüzgar beyaz saçlarını dağıtıyordu, uzun bıyığı diken diken olmuş gibiydi. “Kaptanı deli olmadığın konusunda ikna ettim,” diye bildirdi. “Eğitiminin bir parçası olduğunu söyledim.” Halatı tuttu ve salladı. “O aptalca numaran, halattan kaymak, yardımcı oldu, ama aptal boynunu kırmadığın için şanslısın.”

Rand’ın gözleri halata gitti ve direğin tepesine kadar takip etti ve bunu yaparken ağzı açık kaldı. Ondan aşağı kaymıştı gerçekten. Ve direğin tam tepesinde oturmuştu…

Kendisini aniden, kollarını ve bacaklarını açmış, orada otururken gördü. Olduğu yerde oturuverdi ve dümdüz sırt üstü düşmekten kendini zor kurtardı. Thom ona düşünceli düşünceli bakıyordu.

“Yükseklikleri bu kadar sevdiğini bilmiyordum, evlat. Illian, Abou Dar, hattâ Tear’da numaralar yapabiliriz. Güneydeki büyük şehirlerin halkları ipte yürüyenleri, trapezcileri sever.”

“Biz şeye gidiyoruz…” Rand son anda kulak misafiri olan biri var mı, diye çevresine bakınmayı akıl etti. Mürettebat onları izliyordu. Her zamanki gibi dik dik bakan Gelb de aralarındaydı, ama hiçbiri söylediklerini duyamazdı. “Biz Tar Valon’a gidiyoruz,” diye bitirdi. Mat onun için hepsi birmiş gibi omuzlarını silkti.

“Şu anda, evlat,” dedi Thom, yanlarına oturarak, “ama yarın… kim bilir? Bir âşığın hayatı böyledir işte.” Geniş kol yenlerinin birinden bir avuç renkli top çıkardı. “Seni havadan indirdiğime göre, üçlü çapraz geçiş çalışalım.”

Rand’ın bakışları direğin tepesine kaydı. Ürperdi. Bana neler oluyor? Işık, ne? Bunu öğrenmek zorundaydı. Gerçekten delirmeden Tar Valon’a ulaşmalıydı.

25

GEZGİNLER

Bela, zayıf güneşin altında, sanki biraz ötesindeki üç kurt köy köpeklerinden başka bir şey değilmiş gibi uysal uysal yürüyordu, ama zaman zaman gözlerini, çepeçevre aklarını gösterecek şekilde o tarafa yuvarlaması hiç de öyle hissetmediğini gösteriyordu. Kısrağın sırtındaki Egwene de aynı derecede kötüydü. Gözucuyla devamlı kurtları gözlüyor, zaman zaman eyerinde dönüp çevresine bakınıyordu. Perrin, kızın sürünün geri kalanını aradığından emindi, ama bunu söylediği zaman kız öfkeyle inkar ediyordu; yanlarında yürüyen kurtlardan korktuğunu, sürünün geri kalanı ve neyin peşinde oldukları hakkında endişelendiğini inkar ediyordu. İnkar ediyordu ve gergin bakışlarla, huzursuzca dudaklarını ıslatarak bakınmaya devam ediyordu.

Sürünün geri kalanı çok uzaktaydı; Perrin kıza bunu söyleyebilirdi. Bana inansa bile ne faydası var ki? Özellikle de inanırsa. Zorunlu kalana kadar o yılan sepetini açmayı düşünmüyordu. Nereden bildiğini düşünmek istemiyordu. Önlerinde yürüyen, zaman zaman kendisi de bir kurda benzeyen kürklere bürünmüş adam hiç Benek, Çekirge ve Rüzgar’a bakmıyordu, ama o da biliyordu.

Emond Meydanı’ndan gelenler ilk sabah şafakla uyandıklarında Elyas’ın daha fazla tavşan pişirdiğini ve gür sakallarının üzerinden ifadesizce onları izlediğini görmüşlerdi. Yalnız Benek, Çekirge ve Rüzgar görünürlerde yoktu. Solgun, erken gün ışığında, büyük meşenin altında derin gölgeler hâlâ oyalanıyordu ve ötedeki çıplak ağaçlar kemiklerine kadar soyunmuş parmaklara benziyordu.

“Buralardalar,” diye yanıt verdi Elyas, Egwene sürünün geri kalanının gidip gitmediğini sorduğunda. “Gerekirse yardım edecek kadar yakında, herhangi bir insan sorunundan kaçınacak kadar uzaktalar. İki insan bir araya geldiğinde eninde sonunda sorun çıkar. Onlara ihtiyaç duyarsak burada olurlar.”

Perrin bir lokma kızarmış tavşan koparırken zihninin arkasında bir şey kıpırdandı. Belirsizce, bir yön hissetti. Elbette! Oradalar… Ağzındaki sıcak sıvılar aniden tadını yitirdi. Elyas’ın kömürlerin üzerinde pişirdiği köklerden birini aldı –tadı şalgam gibiydi– ama iştahı kaçmıştı.

Yola çıkarlarken Egwene herkesin ata sırayla binmesi konusunda ısrar etti ve Perrin tartışmaya zahmet etmedi bile.

“İlk sıra senin,” dedi kıza.

Egwene başını salladı. “Sonra sen, Elyas.”

“Bacaklarım bana yeter,” dedi Elyas. Bela’ya baktı ve kısrak adam kurtlardan biriymiş gibi gözlerini yuvarladı. “Dahası, benim üzerine binmemi istediğinden emin değilim.”

“Bu saçma,” diye yanıt verdi Egwene kararlılıkla. “Bu konuda inatçılık etmenin anlamı yok. Yapılacak en mantıklı şey herkesin sırayla binmesi. Daha gideceğimiz çok yol olduğunu sen söyledin.”

“Hayır, dedim, kızım.”

Kız derin bir nefes aldı ve Perrin onun kendisine yaptığı gibi Elyas’a da zorla kabul ettirip ettirmeyeceğini merak etti. Sonra kızın ağzı açık, tek söz söylemeden durduğunu fark etti. Elyas ona bakıyordu, o sarı, kurt gözleri ile yalnızca bakıyordu. Egwene kaburgaları çıkmış adamdan bir adım geriledi, dudaklarını yaladı, yine geriledi. Elyas sırtını döndüğünde Bela’ya kadar gerilemiş, kısrağın sırtına tırmanmıştı bile. Elyas onları güneye yönlendirdiği zaman, Perrin adamın sırıtışının da kurtlarınkine çok benzediğini düşündü.