Выбрать главу

Elyas ağaçlığın içinde yol gösterirken, köpekler kuyruklarını sallayarak yanlarında yürüdüler. Perrin kurtların yavaşladığını hissetti ve ağaçlığa girmeyeceklerini anladı. Köpeklerden korkmuyorlardı –ateşin yanında uyumak için özgürlüklerini feda eden köpekleri hor görüyorlardı– ama insanlardan kaçınıyorlardı.

Elyas yolu biliyormuş gibi emin adımlarla yürüdü ve ağaçlığın ortasında, meşe ve dişbudak ağaçlarının arasında Tenekecilerin arabaları belirdi.

Emond Meydanı’ndaki herkes gibi Perrin de görmediği halde Tenekeciler hakkında çok şey işitmişti ve kamp tam beklediği gibiydi. Arabaları tekerlekler üzerinde küçük evlerdi, parlak kırmızılara, mavilere, sarılara, yeşillere ve isim veremediği başka renklere boyanmış, cilalanmış yüksek, tahta kutular. Gezginler hayal kırıklığı uyandıracak ölçüde sıradan görünen işler yapıyorlardı, yemek pişiriyor, dikiş dikiyor, çocuk bakıyor, koşum takımlarını onarıyorlardı, ama giysileri arabalarından da renkliydi –ve görünüşe göre gelişigüzel seçilmişti; bazen ceket ve pantolonlar, elbise ve şallar insanın gözünü acıtacak renk birliktelikleri yaratıyordu. Yabançiçekleri ile dolu bir çayırlıktaki kelebekler gibi görünüyorlardı.

Kampın değişik yerlerindeki dört, beş adam, kemanlar, flütler çalıyorlardı ve birkaç kişi gökkuşağı renkli sinekkuşları gibi dans ediyordu. Yemek ateşlerinin arasında çocuklar ve köpekler oynuyordu. Buradaki köpekler de yolcuların karşısına çıkanlar gibi mastifti, ama çocuklar köpeklerin kulaklarını ve kuyruklarını çekiştiriyor, sırtlarına tırmanıyordu ve iri köpekler her şeyi uysallık içinde kabul ediyordu. Elyas’ın yanındaki üçü, dillerini çıkarmış, sakallı adama en iyi dostlarıymış gibi bakıyordu. Perrin başını iki yana salladı. Köpekler yine de iki ayağı üzerine kalkınca bir adamın boğazına ulaşabilecek kadar iriydi.

Müzik aniden durdu, Perrin tüm Tenekecilerin ona ve yol arkadaşlarına baktığını fark etti. Çocuklar ve köpekler bile durmuş, kaçmak üzereymiş gibi ihtiyatla izliyorlardı.

Bir an hiç ses duyulmadı, sonra gri saçlı, kısa boylu zayıf bir adam öne çıktı ve Elyas’a ciddiyetle eğilerek selam verdi. Üzerinde yüksek yakalı, kırmızı bir ceket ve paçalarını dizlerine kadar gelen çizmelerinin içine tıktığı bol, parlak yeşil pantolon vardı. “Ateşimizin başına hoşgeldiniz. Şarkıyı biliyor musunuz?”

Elyas aynı şekilde eğildi ve ellerini göğsüne bastırdı. “Ateşlerinizin etimi ısıttığı gibi, Mehdi, karşılamanız ruhumu ısıtıyor, ama şarkıyı bilmiyorum.”

“O zaman aramaya devam edeceğiz,” dedi gri saçlı adam. “Eskiden olduğu gibi ve hatırladığımız, arayıp bulmadığımız sürece bundan sonra olacağı gibi.” Gülümseyerek kolunu ateşlere doğru salladı ve sesi neşeli bir hafiflik kazandı. “Yemek neredeyse hazır. Lütfen bize katılın.”

Bir işaret verilmiş gibi müzik yeniden başladı ve çocuklar kahkahalar atıp köpeklerle koştular. Kamptaki herkes, yeni gelenler eski dostlarmış gibi yaptıkları şeylere geri döndüler.

Ama gri saçlı adam tereddüt etti ve Elyas’a baktı. “Diğer… dostların? Uzak duracaklar mı? Zavallı köpekleri çok korkutuyorlar.”

“Uzak duracaklar, Raen.” Elyas’ın baş sallamasında küçümseme vardı. “Artık bunu biliyor olmalısın.”

Gri saçlı adam, hiçbir şeyin kesin olmadığını söylercesine ellerini açtı. Yol göstermek için döndüğünde Egwene attan indi ve Elyas’a yaklaştı. “Siz ikiniz arkadaş mısınız?” Gülümseyen bir Tenekeci, Bela’yı almak için geldi; Egwene Elyas’ın alayla hıhlamasından sonra dizginleri gönülsüzce teslim etti.

“Birbirimizi tanıyoruz,” dedi kürklere bürünmüş adam ters ters.

“Adı Mehdi mi?” dedi Perrin.

Elyas kendi kendine birşeyler homurdandı. “Adı Raen. Mehdi ünvanı. Arayıcı. Bu topluluğun önderidir. Diğerleri tuhaf geldiyse ona Arayıcı diye hitap edebilirsiniz. Aldırmaz.”

“Bahsettiği şarkı neydi?” diye sordu Egwene.

“Gezmelerinin sebebi budur,” dedi Elyas, “ya da öyle derler. Bir şarkı arıyorlar. Mehdi’nin aradığı budur. Dünyanın Kırılışı sırasında kaybettiklerini, bir kez daha bulurlarsa Efsaneler Çağı’nın cennetinin döneceğini söylerler.” Gözlerini kampta gezdirdi ve hıhladı. “Şarkının ne olduğunu bile bilmiyorlar; buldukları zaman anlayacaklarını iddia ediyorlar. Cenneti nasıl getireceğini de bilmiyorlar, ama Kırılış’tan bu yana, neredeyse üç bin yıldır arıyorlar. Bence, çark dönmeyi bırakana kadar arayacaklar.”

Kampın ortasındaki, Raen’in ateşine ulaştılar. Arayıcı’nın arabası kırmızıydı ve sarıyla çevrelenmişti. Yüksek, kırmızı kenarlı tekerleklerin çubukları bir sarıya, bir kırmızıya boyanmıştı. Raen gibi gri saçlı, ama yanakları kırışıksız, tombul bir kadın arabadan çıktı ve arkadaki merdivende durup, omuzlarındaki mavi kenarlı şalı düzeltti. Kadının bluzu sarı, eteği kırmızıydı ve ikisi de parlaktı. Birleşim Perrin’in gözlerini kırpıştırmasına sebep oldu ve Egwene boğulurmuş gibi bir ses çıkardı.

Kadın, Raen’in arkasındakileri görünce hoş bir gülümseme ile aşağı indi. Adı Ila idi ve Raen’in karısıydı. Kocasından bir baş uzundu. Kadın kısa sürede Perrin’in giysilerinin renklerini unutmasını sağladı. Kadında al’Vere Hanım’ın anaçlığı vardı ve ilk gülümsemesi ile Perrin’in kendini iyi hissetmesini sağladı.

Ila, Elyas’ı eski bir tanıdık olarak, ama Raen’e acı verdiği belli olan bir mesafe ile selamladı. Elyas kuru kuru sırıttı ve başını salladı. Perrin ve Egwene kendilerini tanıttılar. Kadın, Elyas’a gösterdiğinden daha büyük bir sıcaklıkla ikisinin de ellerini iki avcuna aldı, hattâ Egwene’e sarıldı.

“Ah, çok güzelsin, çocuğum,” dedi, Egwene’in çenesini tutup gülümseyerek. “Ve herhalde kemiklerine kadar donmuşsundur. Ateşin yanına otur, Egwene. Hepiniz oturun. Akşam yemeği neredeyse hazır.”

Ateşin çevresine, oturmak için kütükler çekilmişti. Elyas, medeniyete bu kadar ödün vermeyi bile reddetti ve yere oturdu. Alevlerin üzerindeki demir üçayakların üzerinde, iki küçük tencere, kömürlerin kenarında bir fırın duruyordu. Ila bunlarla ilgilendi.

Perrin ve diğerleri yerlerini alırken, yeşil, çizgili giysiler giymiş uzun boylu, genç bir adam ateşe yaklaştı. Raen’i kucakladı, Ila’yı öptü, Elyas ve Emond Meydanı’ndan gelenleri serin gözlerle süzdü. Perrin ile aynı yaşlardaydı ve bir sonraki adımında dans etmeye başlayacakmış gibi yürüyordu.

“Ee, Aram” –Ila sevgiyle gülümsedi– “bu sefer ihtiyar büyükbabanla ve benimle yemek yemeye karar verdin, öyle mi?” Ateşin üzerindeki tencereyi karıştırmak için eğilirken gülümsemesi Egwene’e kaydı. “Acaba neden?”

Aram, Egwene’in karşısında, kollarını dizlerinde çaprazlayarak rahatça çöktü. “Adım Aram,” dedi kıza alçak, güvenli bir sesle. Artık ondan başka kimsenin farkında değil gibiydi. “Baharın ilk gününü bekliyordum ve şimdi onu büyükbabamın ateşinin başında buluyorum.”

Perrin, Egwene’in kıkırdamasını bekledi, ama sonra kızın Aram’ın bakışlarına karşılık verdiğini gördü. Bakışlarını yine genç Tenekeci’ye çevirdi. Aram’ın sıradışı bir yakışıklılığa sahip olduğunu kabul etti. Perrin bu delikanlıyı kime benzettiğini buldu. Wil al’Seen, Deven Yolu’ndan Emond Meydanı’na geldiğinde bütün kızlar arkasından bakarak fısıldaşırdı. Wil gördüğü her kızla flört eder, her birini tüm diğerlerine yalnızca nazik davrandığına ikna ederdi.