Выбрать главу

“Bana hayatta olduklarını söyle,” diye mırıldandı kız Perrin’in göğsüne.

“Ne?”

Kız bir kol boyu uzaklaştı, ellerini kollarına koydu ve karanlığın içinde başını kaldırıp ona baktı. “Rand ve Mat. Diğerleri. Bana hayatta olduklarını söyle.”

Perrin derin bir nefes aldı ve kararsızca çevresine bakindi. “Hayattalar,” dedi sonunda.

“Güzel.” Kız telaşla yanaklarını sildi. “Ben de bunu duymak istemiştim. İyi geceler, Perrin. İyi uyu.” Parmakuçlarında yükselip yanağına bir öpücük kondurdu ve o konuşamadan yanından geçip gitti.

Perrin onu takip etmek için döndü. İla kızı karşılamak için ayağa kalktı ve ikisi alçak sesle konuşarak arabaya girdiler. Rand bunu anlayabilirdi, diye düşündü Perrin, ben anlamıyorum.

Gecenin içinde, uzakta, yeniayın ince dilimi ufukta yükselirken kurtlar uludu ve Perrin ürperdi. Yarın kurtlar için endişelenecek çok zamanı olacaktı. Ama yanılıyordu. Kurtlar onu rüyalarında karşılamak üzere bekliyordu.

26

BEYAZKÖPRÜ

“Söğüdü Sallayan Rüzgar” olduğu zar zor anlaşılan şarkının son titrek notaları, herkesi sevindererek sönüp gitti ve Mat, Thom’un altın ve gümüş süslemeli flütünü indirdi. Rand ellerini kulaklarından çekti. Yakında halat saran bir gemici yüksek sesle, rahatlayarak nefes aldı. Bir an için işitilen yegane sesler, suyun gemiye çarpması, küreklerin tempolu gıcırtısı ve zaman zaman rüzgarın halatlar üzerindeki ıslığı oldu Rüzgar Serpinti’nin üzerinde ölgün bir biçimde esiyordu ve yelkenler toplanmıştı.

“Sanırım sana teşekkür etmeliyim,” diye mırıldandı Thom Merrilin sonunda, “bana eski deyişin ne kadar doğru olduğunu öğrettiğin için. Ne kadar uğraşırsan uğraş, domuza flüt çalmasını asla öğretemezsin.” Gemici kahkahalara boğuldu ve Mat ona atacakmış gibi flütü kaldırdı. Thom beceriyle aleti Mat’ten kaptı ve sert, deri çantasına yerleştirdi. “Siz çobanların tüm gün koyunlara kaval ya da tulum çaldığınızı sanıyordum. Bu bana ilk elden görmediğim hiçbir şeye inanmamayı öğretti.”

“Çoban olan Rand,” diye homurdandı Mat. “Tulum çalan o, ben değilim.”

“Evet, eh, onun biraz yeteneği var. Belki top çevirmeyi denesek, sende daha fazla başarı ederiz, evlat. En azından bu konuda biraz becerin var.”

“Thom,” dedi Rand “neden bu kadar çok uğraşıyorsun, bilmiyorum.” Gemiciye baktı ve sesini alçalttı. “Biz gerçekten âşık olmaya çalışmıyoruz. Bu yalnızca, Moiraine ve diğerlerini bulana kadar arkasında saklanacağımız bir şey.”

Thom bıyığının ucunu çekiştirdi ve dizlerinin üzerindeki pürüzsüz, koyu kahverengi flüt çantasını incelermiş gibi yaptı. “Ya onları bulamazsak, evlat? Hâlâ hayatta olduklarını gösteren hiçbir şey yok.”

“Hayattalar,” dedi Rand kararlılıkla. Destek için Mat’e döndü, ama Mat’in kaşları burnuna kadar inmiş, ağzı ince bir çizgi olmuştu ve gözlerini güverteye dikmişti. “Konuşsana,” dedi Rand ona. “Flüt çalamadığın için o kadar kızmış olamazsın. Ben çalabiliyorum, ama o kadar iyi değil. Daha önce flüt çalabilmeyi hiç istememiştin.”

Mat kaşlarını çatmaya devam ederek başını kaldırdı. “Ya öldülerse?” dedi yumuşak sesle. “Gerçekleri kabullenmeliyiz, değil mi?”

O anda pruvadaki gözcü seslendi, “Beyazköprü! Beyazköprü ileride!”

Rand uzun bir dakika boyunca, Mat’in böyle bir şeyi bu kadar kayıtsızca söylediğine inanmak istemeyerek, gemicilerin limana girmek için koşturmalarının ortasında, bakışlarını arkadaşına dikti. Mat başını omuzlarının arasına çekmiş, dik dik bakıyordu. Rand’ın söylemek istediği çok şey vardı, ama sözcüklere dökemiyordu. Diğerlerinin hayatta olduğuna inanmak zorundaydılar. Buna zorunluydular. Neden? dedi kafasının arkasında bir ses. Her şey Thom’un hikayelerindeki gibi bitsin diye mi? Kahraman hazineyi bulur, haini alteder ve sonsuza dek mutlu yaşar. Hikayelerin bazıları öyle bitmiyor ama. Bazen kahramanlar bile ölüyor. Sen bir kahraman mısın, Rand al’Thor? Sen bir kahraman mısın, koyun çobanı?

Mat aniden kızardı ve gözlerini kaçırdı. Düşüncelerinden kurtulan Rand yerinden sıçrayıp küpeştenin yanındaki kargaşaya katıldı. Mat yavaş yavaş, yoluna çıkan gemicilerden kaçmaya çalışmadan takip etti.

Adamlar, çıplak ayakları güverteyi döverek teknede oradan oraya koşturuyor, halatları çekiyor, bazılarını bağlıyor, bazılarını çözüyorlardı. Bazıları tıkabasa yün dolu yağlı kumaştan çuvalları ambardan çıkarıyor, diğerleri Rand’ın bileği kadar kalın halatları hazırlıyordu. Onca telaşa rağmen aynı şeyleri daha önce bin kez yapmış adamların güveni ile hareket ediyorlardı, ama Kaptan Domon emirler yağdırarak, onun istediği kadar hızlı hareket etmeyenlere küfrederek güvertede bir aşağı, bir yukarı dolanıyordu.

Rand’ın dikkati, Arinelle’in hafif bir kıvrımını dolanırlarken görüş alanına giren, önlerinde uzanan görüntüdeydi. Şarkılarda, hikayelerde, çerçilerin anlattıklarında duymuştu, ama şimdi efsaneyi gerçekten görecekti.

Beyazköprü geniş suların üzerinde, Serpinti’nin seren direğinin iki katı yüksekliğinde, hattâ daha yüksekte kubbeleniyor, bir uçtan ötekine süt beyazı pırıldıyor, ışığı topluyor, adeta parlıyordu. Aynı maddeden örümcek gibi iskeleler güçlü akıntılara gömülmüş, köprünün ağırlığını ve genişliğini destekleyemeyecek kadar kırılgan görünüyorlardı. Hepsi tek bir kayadan oyulmuş ya da bir devin eliyle kalıba dökülmüş gibi tek parça görünüyordu. Geniş ve yüksek, ırmağa, göze cüssesini unutturan bir zerafetle dalıyordu. Taren Salı’ndaki evler kadar yüksek taş ve kiremit evleri, ırmağa uzanan ince parmaklar gibi iskeleleri ile Beyazköprü Emond Meydanı’ndan çok daha geniş olmasına rağmen, köprünün azameti doğu kıyısında, ayağının dibine yayılmış kasabayı cüceleştiriyordu. Küçük tekneler Arinelle’in üzerini doldurmuş, balıkçılar ağlarını çekiyorlardı. Ve hepsinin üzerinde Beyazköprü yükseliyor, parlıyordu.

“Cama benziyor,” dedi Rand, özellikle kimseye hitap etmeden.

Arkasında Kaptan Domon durdu ve başparmaklarını geniş kemerine taktı. “Hayır, evlat. Nedir bilmem, ama cam değil. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın kaygan olmaz ve en iyi keski, en güçlü kol bile üzerinde iz bırakamaz.”

“Efsaneler Çağı’ndan bir andaç,” dedi Thom. “Hep öyle olması gerektiğini düşündüm.”

Kaptan aksi aksi homurdandı. “Belki. Ama hâlâ faydalı. Başka birisi yapmış olabilir. Aes Sedai işi olmak zorunda değil, talih beni dürtsün. Çok, çok eski olmalı. Sırtını daya, seni lanet aptal!” Güverteye seyirtti.

Rand daha büyük bir şaşkınlık içinde baktı. Efsaneler Çağı’ndan. O zaman, Aes Sedailer yapmış olmalıydı. Kaptan Domon, dünyanın garipliği ve harikaları hakkındaki konuşmalarına rağmen bu yüzden böyle hissediyordu. Aes Sedai işi. İşitmek bir şey, görmek ve dokunmak bambaşka bir şey. Bunu biliyorsun, değil mi? Rand’a bir an süt beyazı yapının içinde bir gölge dalgalanmış gibi geldi. Gözlerini yaklaşan rıhtımlara çevirdi, ama köprü hâlâ gözünün ucunda dikiliyordu.

“Başardık, Thom,” dedi, sonra zorlama bir kahkaha attı. “Ve isyan çıkmadı.”

Âşık yalnızca homurdandı ve bıyıklarını üfledi, ama yakında bir halatı hazırlayan iki gemici Rand’a keskin bir bakış fırlattı, sonra çabucak işlerine eğildiler. Rand gülmeyi bıraktı ve Beyazköprü’ye yanaştıkları sürenin geri kalanı boyunca o iki gemiciye bakmamaya çalıştı.