Выбрать главу

“Ayrı düşmemiz olasılığına karşılık,” diye açıkladı Thom. “Muhtemelen düşmeyiz, ama ayrılırsak… eh, siz ikiniz başınızın çaresine bakabilirsiniz. İyi çocuklarsınız. Ama kendi hatırınıza, Aes Sedailerden uzak durun.”

“Bizimle kalacağını sanmıştım,” dedi Rand.

“Kalacağım, evlat. Kalacağım. Ama artık yaklaşıyorlar ve neler olacağını ancak Işık bilebilir. Eh, fark etmez. Bir şey olma olasılığı pek yok.” Thom Mat’e bakarak sustu. “Umarım sizinle kalmama aldırmıyorsundur,” dedi kuru kuru.

Mat omuz silkti. Teker teker diğerlerine baktı, sonra yine omuz silkti. “Yalnızca sinirliyim. Bundan kurtulamıyorum sanki. Ne zaman nefes almak için dursak, oradalar, bizi arıyorlar. Sanki devamlı birisi arkamdan bakıyormuş gibi hissediyorum. Ne yapacağız?”

Duvarın öte yanında bir kahkaha koptu; Gelb yüksek sesle iki adamı ikna etmeye çalışırken bölünen bir kahkaha. Daha ne kadar zamanımız var, diye merak etti Rand. Bartim eninde sonunda Gelb’in üç kişisi ile onları bir araya getirecekti.

Thom, sandalyesinden kalktı, ama dikilmedi. Duvarın üzerinden kayıtsızca bakan hiç kimse onu göremezdi. Diğerlerine takip etmelerini işaret ederek fısıldadı: “Çok sessiz olun.”

Şöminenin iki yanındaki pencereler, bir yan yola bakıyordu. Thom, pencerelerden birini dikkatle inceledi, sonra sıkışarak geçebilecekleri kadar araladı. Pencere neredeyse hiç ses çıkarmadı, alçak duvarın ötesindeki kahkaha ve itirazların üzerinden, bir metre öteden duyulamayacak kadar sessizce açıldı.

Yan yola geldiklerinde Mat hemen caddeye yürümeye başladı, ama Thom kolunu yakaladı. “O kadar çabuk değil,” dedi Âşık ona. “Ne yaptığımızı anlayana kadar değil.” Thom pencereyi dışarıdan, elinden geldiğince indirdi ve yan yolu incelemek için döndü.

Rand, Thom’un bakışlarını takip etti. Hana dayanmış yarım düzine yağmur suyu fıçısı ile bir sonraki bina olan bir terzi atölyesi dışında sokak boştu. Toprak, kuru ve tozluydu.

“Bunu neden yapıyorsun?” diye sordu Mat yine. “Bizi bıraksan daha güvende olursun. Neden bizimle kalıyorsun?”

Thom uzun süre ona baktı. “Bir yeğenim vardı, Owyn,” dedi bitkinlik içinde, pelerinini çıkararak. Konuşurken battaniye rulosunu üzerine koydu, sonra dikkatle alet kutularını en üste yerleştirdi. “Erkek kardeşimin tek oğlu, yaşayan tek akrabam. Aes Sedailerle başı derde girdi, ama ben… başka şeylerle çok meşguldüm. Ne yapabilirdim, bilmiyorum, ama sonunda denediğimde, çok geçti. Owyn birkaç yıl sonra öldü. Onu Aes Sedailerin öldürdüğünü de söyleyebilirsin.” Onlara bakmadan sırtını dikleştirdi. Sesi hâlâ sakindi, ama Rand başını çevirirken gözlerinde yaşların parladığını gördü. “Siz ikinizi Tar Valon’dan uzak tutabilirsem, belki Owyn’i düşünmeyi bırakabilirim. Burada bekleyin.” Onlara bakmaktan kaçınarak yol ağzına seyirtti, oraya ulaşmadan yavaşladı. Hızla çevresine bakındıktan sonra kayıtsızca caddeye çıktı ve gözden kayboldu.

Mat, takip etmek için doğrulacak oldu, sonra yine oturdu. “Bunları bırakmayacaktır,” dedi, deri alet çantalarına dokunarak. “Hikayesine inanıyor musun?”

Rand sabırla yağmur fıçılarının yanma çöktü. “Sana neler oluyor, Mat? Sen böyle değilsindir. Günlerdir kahkaha attığını duymadım.” “Tavşan gibi kovalanmaktan hoşlanmıyorum,” diye terslendi Mat. İçini çekti, başını hanın tuğla duvarına dayadı. O durumda bile gergin görünüyordu. Gözleri ihtiyatla dolandı. “Üzgünüm. Kaçmak, bunca yabancı ve… ve her şey yüzünden. Beni gerginleştiriyor. Birine bakıyorum ve Soluklara bizden bahsedeceğini, bizi aldatacağını, soyacağını sanıyorum… Işık, Rand, bu senin de sinirlerini bozmuyor mu?” Rand güldü, boğazının arkasından hızlı, havlama gibi bir gülüş. “Sinirli olamayacak kadar korkuyorum.”

“Sence Aes Sedailer yeğenine ne yapmıştır?”

“Bilmiyorum,” dedi Rand huzursuzca. Bir erkeğin başının Aes Sedailerle girebileceği tek tür dert biliyordu. “Bizim gibi değildi, herhalde.”

“Hayır. Bizim gibi değil.”

Bir süre konuşmadan duvara yaslandılar. Rand ne kadar beklediklerinden emin değildi. Muhtemelen birkaç dakika, ama Thom’un dönmesini beklerken, Bartim’in ve Gelb’in pencereyi açıp, onların Karanlıkdostları olduğunu ilan etmesinden korkarken bir saat geçmiş gibi geldi. Sonra köşeyi bir adam döndü, pelerinin başlığını yüzünü saklayacak şekilde çekmiş, uzun boylu bir adam. Pelerini sokağın ışığında gece gibi karanlıktı.

Rand ayağa kalktı. Bir eli Tam’in kılıcının kabzasını öyle kavramıştı ki, parmak boğumları acıyordu. Ağzı kurumuştu ve ne kadar yutkunursa yutkunsun, faydası olmadı. Mat bir elini pelerininin altına kaydırarak çömeldi.

Adam yaklaştı ve her adımı ile Rand’ın boğazı daha da tıkandı. Adam aniden durdu ve başlığını arkaya attı. Rand’ın dizleri boşanacak gibi oldu. Gelen Thom’du.

“Eh, eğer beni siz tanımadıysanız” –Âşık sırıttı– “demek kapılardan geçmeye yetecek kadar değişmişim.”

Thom aralarından geçti ve yama kaplı pelerinindeki eşyaları yeni pelerinine öyle beceriyle aktardı ki, Rand hiçbirinin ne olduğunu çıkaramadı. Rand yeni pelerinin koyu kahverengi olduğunu gördü. Derin, perişan bir nefes aldı; hâlâ birisi boğazını sıkıyormuş gibi geliyordu. Kahverengi, siyah değil. Mat’in eli hâlâ pelerininin altındaydı ve Thom’un sırtına, gizli hançerini kullanmayı düşünüyormuş gibi bakıyordu.

Thom başını kaldırdı, sonra daha keskin bir bakış fırlattı onlara. “Bu ürkekleşecek zaman değil.” Beceriyle eski pelerinini alet çantalarının çevresinde topladı. Yamalar görünmesin diye tersyüz etmişti. “Teker teker çıkacağız ve ancak birbirimizi kaybetmeyecek kadar yakın duracağız. Bu şekilde hatırlanmamalıyız. Sen sırtını kamburlaştırabilir misin?” diye ekledi Rand’a. “Boyunun uzunluğu bir bayrak kadar kötü.” Pelerinden yaptığı bohçayı omzunun üzerine attı ve başlığını yine başına çekerek durdu. Beyaz saçlı bir Âşığa hiç de benzemiyordu. Yalnızca bir başka yolcuydu; değil bir araba, bir at bile alamayacak kadar fakir bir yolcu. “Gidelim. Zaten çok fazla zaman harcadık.”

Rand hararetle onayladı, ama yine de sokaktan meydana çıkarken tereddüt etti. Geçen tek tük insan ona ikinci kez bakmadı bile –çoğu bir kez bile bakmadı– ama Rand omuzları düğüm düğüm olarak, sıradan insanları cinayet işlemeye hazır bir çeteye çeviren “Karanlıkdostu” haykırışını bekliyordu. Gözleri meydanda, günlük işlerinin peşinde koşturan insanların üzerinde gezindi ve başladığı yere döndüğü zaman meydanın yarısını geçmiş bir Myrddraal buldu.

Soluk’un nereden geldiğini tahmin edemiyordu, ama yavaş bir ölümcüllük ile, avını saptamış bir avcı gibi üçüne doğru yürüyordu. İnsanlar siyah pelerinli şekilden uzaklaştılar, ona bakmaktan kaçındılar. İnsanlar aniden başka yerde işleri olduğuna karar verince, meydan boşaldı.

Siyah başlık Rand’ı olduğu yerde dondurdu. Boşluğu çağırmaya çalıştı, ama duman yakalamaya çalışmaktan bir farkı yoktu. Soluk’un gizli bakışları onu kemiklerine kadar kesti, iliklerini buza çevirdi.

“Yüzüne bakmayın,” diye mırıldandı Thom. Sesi titriyor ve çatlıyordu, sözcükler zorla çıkıyormuş gibi geliyordu. “Işık sizi yaksın, yüzüne bakmayın!”

Rand gözlerini şekilden kopardı –neredeyse inleyecekti; yüzünden bir sülük koparır gibi hissetmişti– ama meydanın taşlarına bakarken bile, Myrddraal’in geldiğini hissedebiliyordu, bir kedinin fareyle oynaması gibiydi, kaçmak için nafile çaba göstermeleri ile eğleniyordu, sonunda çenelerini kapatacaktı. Soluk, aralarındaki mesafeyi yarıladı. “Burada durup bekleyecek miyiz?” diye mırıldandı. “Kaçmalıyız… uzaklaşmalıyız.” Ama ayaklarını kıpırdatamadı.