Mat sonunda yakut kabzalı hançerini çıkarmış, titrek elinde tutuyordu. Dudakları korku ile hırlar gibi dişlerinin üzerine gerilmişti.
“Sence…” Thom durup yutkundu, sonra boğuk sesle devam etti. “Sence ondan kaçabilir misin, evlat?” Kendi kendine mırıldanmaya başladı; Rand’ın çıkarabildiği tek sözcük “Owyn,” oldu. Thom aniden hırladı, “Sizin işlerinize hiç karışmamalıydım. Hiç.” Sırtındaki âşık pelerini bohçasını aldı ve Rand’ın kollarına bıraktı. “Buna iyi bak. Ben kaçın dediğim zaman kaçın ve Caemlyn’e varana kadar da durmayın. Kraliçenin Takdisi. Bir han. Bunu unutmayın, eğer ben… Unutmayın işte.”
“Anlamıyorum,” dedi Rand. Myrddraal şimdi yirmi adım ötedeydi. Rand’ın ayaklarına kurşun ağırlıklar bağlanmış gibi geliyordu.
“Unutmayın dedim!” diye hırladı Thom. “Kraliçenin Takdisi. Şimdi. KAÇIN!”
Koşmaya başlamaları için omuzlarına ellerini koyup ittirdi. Rand sendeleyip fırladı, Mat yanında, koşmaya başladı.
“KAÇIN! Thom da uzun, sözsüz bir kükreme ile atıldı. Ama iki delikanlının arkasından değil, Myrddraal’e doğru. Elleri en iyi gösterisini yapıyormuş gibi savruldu ve hançerler belirdi. Rand durdu, ama Mat onu sürükledi.
Soluk da onlar kadar şaşırmıştı. Adımının ortasında durdu. Eli, belinde asılı duran siyah kılıcının kabzasına gitti, ama Âşığın uzun bacakları aradaki mesafeyi hızla aştı. Siyah kılıcın yarısı kınından çıkmadan Thom Myrddraal’e çarptı ve ikisi bir yığın halinde yere yıkıldı. Meydanda kalan birkaç kişi kaçtı.
“KAÇIN!” Meydandaki hava göz kamaştıran bir mavi ile çaktı ve Thom çığlık atmaya başladı, ama çığlığının ortasında bile, “KAÇIN!” diye bağırmayı başardı.
Rand itaat etti. Âşığın çığlıkları arkalarından geldi.
Thom’un bohçasını göğsüne bastırarak, koşabildiği kadar hızlı koştu. Panik meydandan kasabaya yayılırken, Rand ve Mat bir korku dalgasının sırtındaymış gibi kaçtılar. Oğlanlar geçerken dükkancılar mallarını sokakta bıraktı. Kepenkler gümleyerek yere indi, korku dolu yüzler evlerin pencerelerinde belirdi, sonra yok oldu. Görecek kadar yakın insanlar hiçbir şeye aldırmadan çılgınca sokaklarda koştular. Birbirlerine çarptılar, yere devrilenler ya ayağa kalkmaya çalıştı, ya da ayaklar altında ezildi. Beyazköprü, tekmelenmiş bir karınca yuvası gibi kaynıyordu.
Rand ve Mat kapılara koşarken Rand aniden Thom’un boyu hakkında söylediklerini hatırladı. Yavaşlamadan, kambur duruyormuş gibi görünmemeye çalışarak elinden geldiğince sırtını büktü. Ama siyah, demir bantlarla bağlanmış kalın tahtalardan yapılmış kapılar açık duruyordu. Ucuz görünüşlü, beyaz yakalı, kırmızı ceketlerin üzerine zincir zırh ve çelik miğfer giymiş kapı nöbetçileri huzursuzca baltalı kargılarını elleyerek kasabaya bakıyordu. İçlerinden biri Rand ve Mat’e baktı, ama kapıdan koşarak çıkan yalnız onlar değildi. Daimi bir akıntı kaynayarak kapılardan geçiyordu, nefes nefese adamlar karılarını tutuyor, ağlayan kadınlar bebeklerini kucaklıyor, ağlayan çocuklarını çekiştiriyor, solgun yüzlü esnaf önlükleri üzerinde, aldırışsızca aletlerini kavrayarak koşuyorlardı.
Rand koşarken sersem sersem, nereye gittiklerini kimsenin anlamayacağını düşündü. Thom. Ah, Işık beni kurtar, Thom.
Mat yanında sendeledi, dengesini sağladı ve kaçan insanları peşlerinde bırakarak, kasaba ve Beyazköprü iyice arkalarında kalana kadar koştular.
Sonunda Rand tozların içinde, dizlerinin üstüne çöktü, boğazı acıyarak derin, perişan nefesler aldı. Arkada, çıplak ağaçların arasında gözden kaybolan yol boştu. Mat onu çekiştirdi.
“Hadi. Hadi.” Sözcükleri nefes nefese söylüyordu. Yüzü ter ve tozla çizgi çizgi olmuştu ve yere yığılmak üzereymiş gibi görünüyordu. “Devam etmeliyiz.”
“Thom,” dedi Rand. Kollarındaki bohçayı sıktı; alet kutuları içinde sert yumrulardı. “Thom.”
“Öldü. Gördün. Duydun. Işık, Rand, o öldü!”
“Sence Egwene, Moiraine ve diğerleri de ölmüş müdür? Eğer ölmüşlerse, neden Myrddraaller hâlâ peşlerinde? Bana bunu söyle.”
Mat tozların içinde, yanına diz çöktü. “Tamam. Belki yaşıyorlardır. Ama Thom –Gördün! Kan ve küller, Rand, aynı şey bizim de başımıza gelebilir.”
Rand yavaşça başını salladı. Arkalarındaki yol hâlâ boştu. Thom’un bıyıklarını üfleyerek, ne kadar başbelası şeyler olduklarını söyleyerek arkalarında belirmesini bekliyordu –en azından umuyordu. Caemlyn’de Kraliçenin Takdisi. Ayağa kalktı ve Thom’un bohçasını battaniye rulosunun yanına, sırtına attı. Mat kısık gözlerle, ihtiyatla ona baktı.
“Gidelim,” dedi Rand ve Caemlyn’e doğru yürümeye başladı. Mat’in mırıldandığını duydu. Delikanlı biraz sonra Rand’ı yakaladı.
Başları önlerinde, konuşmadan tozlu yolda bata çıka ilerlediler. Rüzgar yollarının üzerinde toz hortumları uçuruyordu. Rand zaman zaman arkasına bakıyordu, ama arkadaki yol hep boştu.
27
FIRTINADAN KAÇARKEN
Perrin ağır ağır güney ve doğuya yolculuk eden Tuatha’anlarla geçen günler için endişeleniyordu. Gezginler acele etme ihtiyacı hissetmiyordu; hiç hissetmezlerdi. Rengarenk arabalarıyla, sabahleyin güneş ufukta iyice yükselmeden yola çıkmıyor, uygun bir nokta bulurlarsa henüz akşam olmadan duruyorlardı. Köpekler ve çocuklar rahatça arabaların yanına koşturuyor, ayak uydurmakta güçlük çekmiyorlardı. Daha fazla ya da daha hızlı gitme önerileri, kahkahalar ya da belki, “Ah, ama zavallı atların bu kadar çok çalışmasını ister misin?” sözleri ile karşılanıyordu.
Perrin, Elyas’ın duygularını paylaşmamasına şaşırıyordu. Elyas arabalara binmiyordu –yürümeyi tercih ediyor, zaman zaman topluluğun önünden gidiyordu– ama ayrılmayı hiç önermiyor, hızlanmaları için ısrar etmiyordu.
Tuhaf, deri giysileri içindeki, sakallı adam, nazik Tuatha’anlardan o kadar farklıydı ki, arabaların arasında nereye giderse gitsin sırıtıyordu. Kampın öte ucundan bakılsa bile Elyas’ı halktan biri ile karıştırmanın imkanı yoktu ve bunun tek sebebi giysileri değildi. Elyas bir kurdun tembel zerafeti ile hareket ediyor, kürk giysileri ve şapkası bunun ancak altını çiziyordu. Adam, ateşin ısı yayması gibi yoğun bir tehlike duygusu yayıyordu ve Gezginler ile arasındaki karşıtlık keskindi. Genç ya da yaşlı, halkın duruşu coşkuluydu. Zerafetlerinde tehlike değil, yalnızca sevinç vardı. Çocukları, salt hareket etme zevkiyle fırlayıp geçiyorlardı, ama Tuatha’anlar arasında gri-sakalların ve büyükannelerin de adımlan hafif, yürüyüşleri vakarlı, fakat canlı bir dans gibiydi. Halkın tümü, yerlerinde kıpırdamadan dururken bile, kampta müzik olmadığı nadir zamanlarda bile her an dans etmeye başlayacak gibi görünüyordu. Kemanlar, flütler, santurlar, kanunlar ve davullar her saat arabaların çevresinde, kampta ya da hareket halinde ezgiler yaratıyordu. Coşkulu şarkılar, neşeli şarkılar, gülen şarkılar, hüzünlü şarkılar; kampta uyanık biri varsa, genellikle müzik de olurdu.
Elyas, yanından geçtiği her arabada selamlar ve gülümsemeler ile karşılaşıyor, başında durduğu her ateşte, neşeli bir sözcük ile karşılanıyordu. Bu, halkın yabancılara gösterdiği yüz olmalıydı –açık, gülümseyen yüzler. Ama Perrin yüzeyin altında yarı-evcil bir geyiğin ihtiyatlılığının saklı olduğunu öğrenmişti. Emond Meydanı’ndan gelenlere yönelttikleri gülümsemelerin altında derin bir şey yatıyordu, güvende olup olmadıklarını merak eden bir şey, günler geçtikçe biraz azalan bir şey. Elyas varken ihtiyat güçlüydü, tıpkı havada parıldayan yaz ortası sıcaklığı gibi ve azalmıyordu. O bakmazken, ne yapacağından emin değillermiş gibi devamlı onu izliyorlardı. Kampın içinde yürürken, dans etmeye hazır ayaklar kaçmaya da hazır görünüyordu.