Elyas, Halkın Yaprağın Yolu ile, onların kendisi ile olduğundan daha rahat değildi. Tuatha’anların yanındayken dudakları devamlı bükülüyordu. Tam olarak tenezzül değildi ve kesinlikle küçümseme değildi, ama burada değil başka bir yerde, başka herhangi bir yerde olmayı tercih eder gibi görünüyordu. Ama ne zaman Perrin halktan ayrılma konusunu açsa, Elyas birkaç gün için dinlenmekle ilgili yatıştırıcı sözler söylüyordu.
“Benimle karşılaşmadan önce zor zamanlar yaşadınız,” dedi Elyas, Perrin’in sorduğu üçüncü veya dördüncü kez, “ve peşinizde Trolloclar, Yarı-insanlar, ve dost olarak bir Aes Sedai varken, daha da zor zamanlar yaşayacaksınız.” Ila’nın kuru elma pastasından aldığı bir lokmanın üzerinden sırıttı. Perrin, adam gülümserken bile, hâlâ o sarı gözleri rahatsız edici buluyordu. Belki de daha çok gülümserken; gülümsemeler avcının gözlerine nadiren dokunuyordu. Elyas, her zamanki gibi bunun için çekilmiş kütüklerin üzerine oturmayı reddederek Raen’in ateşinin yanında uzanmıştı. “Kendini Aes Sedai’nin ellerine bırakmak için bu kadar acele etme.”
“Ya Soluklar bizi bulursa? Biz burada oturmuş beklerken neden oyalansınlar? Üç kurt onları uzak tutamaz ve Gezginlerin bir faydası olmaz. Kendilerini bile savunmazlar. Trolloclar onları katleder ve bu bizim hatamız olur. Her neyse, eninde sonunda onlardan ayrılmamız gerekecek. Yakında olsa daha iyi.”
“Bir şey bana beklememi söylüyor. Yalnızca birkaç gün.”
“Bir şey mi!”
“Gevşe, evlat. Yaşamı olduğu gibi kabul et. Zorunluysan kaç, savaş, ve şansın varken dinlen.”
“Neden bahsediyorsun, bir şey de ne?”
“Şu pastadan al. Ila benden hoşlanmıyor, ama ziyaret ettiğimde beni iyi beslediği kesin. Halkın kamplarında hep iyi yiyecekler bulursun.”
“Ne bir şeyi ?” diye sordu Perrin. “Eğer bize söylemediğin bir şev biliyorsan…”
Elyas, elindeki pasta diliminin üzerinden kaşlarını çattı, sonra dilimi indirdi ve ellerindeki kırıntıları silkeledi. “Bir şey,” dedi sonunda, kendisi de tam olarak anlamazmış gibi omuzlarını silkerek. “Bir şey bana beklemenin önemli olduğunu söylüyor. Birkaç gün daha. Sık sık bu tür duygular hissetmem, ama hissettiğim zaman onlara güvenmeyi öğrendim. Geçmişte hayatımı kurtardılar. Bir şekilde bu sefer değişik, ama önemli. Bu açık. Kaçmaya devam etmek istiyorsan, kaç. Ben kalacağım.”
Perrin kaç kez sorduysa, söylediği tek şey bu oldu. Uzandı, Raen ile konuştu, yedi, şapkasını gözlerinin üzerine örtüp uyukladı ve gitmek konusunda konuşmayı reddetti. Bir şey ona beklemesini söylüyordu. Bir şey ona bunun önemli olduğunu söylüyordu. Gitme zamanı geldiğinde bilecekti. Biraz kek al, evlat. Kendi kendini heyecanlandırma. Şu yahniden dene. Gevşe.
Perrin gevşeyemiyordu. Geceleri gökkuşağı renklerindeki arabaların arasında dolaşarak kaygılanıyordu; başka sebepler kadar, başka kimsenin kaygılanacak sebep görememesinden dolayı kaygılanıyordu. Tuatha’anlar şarkı söylüyor, dans ediyor, kamp ateşlerinin çevresinde yemek pişiriyor, yiyorlar –meyveler ve kabuklu yemişler, böğürtlenler ve sebzeler; et yemiyorlardı– dünyada kaygılanacak başka şey yokmuş gibi sayısız işlerinin peşinde koşuyorlardı. Çocuklar her yerde koşturup, oynuyordu: arabaların arasında saklambaç, kampın çevresindeki ağaçlara tırmanmaca, köpeklerle kahkahalar atarak güreşmece. Kimsenin dünyada endişelenecek tek bir şeyi yoktu.
Perrin onları izlerken gitmek için sabırsızlanıyordu. Avcıları onların üzerine getirmeden gitmeliyiz. Bizi konuk ettiler ve biz nezaketlerine, onları tehlikeye atarak karşılık veriyoruz. En azından onların içlerinin rahat olması için sebepleri var. Onları kovalayan hiçbir şey yok. Ama biz…
Egwene’le konuşmak güçtü. Ya Ila ile kafa kafaya vermiş, aralarına erkek kabul etmeyeceklerini söyleyen bir tarzda sohbet ediyor, ya da Aram’la dans ediyor, flütlerin, kemanların, davulların ritmiyle, Tuatha’anların dünyanın her köşesinden topladıkları ezgilere, Gezginlerin keskin titrek şarkılarına ayak uydurarak dönüyordu. Gezginlerin şarkıları, hızlı da olsalar yavaş da, hep titrekti. Çok şarkı biliyorlardı, bazılarını köyden hatırlıyordu, ama genellikle isimleri farklı oluyordu. Örneğin “Çayırda Üç Kız”a, Tenekeciler “Dans Eden Güzel Kızlar” diyordu; “Kuzeyden Gelen Rüzgar”ın bazı yerlerde “Çok Yağmur Yağıyor”, bazılarında “Berin’in Sığınağı” olduğunu söylüyorlardı. Perrin düşünmeden “Tenekeci Tencerelerimi Aldı” şarkısını istediği zaman, gülmekten yerlere yuvarlandılar. Biliyorlardı, ama “Tüyleri Salla” olarak.
Halkın şarkıları ile dans etmek istemeyi anlayabiliyordu. Emond Meydanı’ndan kimse onu yeterli bir dansçıdan fazla görmezdi, ama bu şarkılar ayaklarını çekiyordu ve hayatı boyunca hiç bu kadar uzun, bu kadar çok, bu kadar iyi dans ettiğini düşünmüyordu. O büyüleyici şarkılar kalbinin davulların ritmine göre atmasına sebep oluyordu.
İkinci akşam Perrin, kadınların ilk defa yavaş şarkılardan biri ile dans ettiğini gördü. Ateşler tükenmek üzereydi ve gece arabaların üzerinde asılıydı. Parmaklar davullarda yavaş bir ritim çalıyordu. İlk önce bir davul, sonra bir başkası, sonunda kamptaki her davul aynı alçak, ısrarlı tempoyu tutmaya başladı. Kırmızı elbiseli bir kız şalını gevşeterek, sallanarak ışık halkasına girdi. Saçlarında boncuk dizileri asılıydı ve ayakkabılarını çıkarmıştı. Bir flüt yumuşak sesle inleyerek melodiye başladı ve kız dans etti. Uzattığı kolları şalı arkasında yaydı; çıplak ayakları davulların vuruşları ile sürtünürken kalçaları dalgalandı. Kızın kara gözleri Perrin’e dikildi, gülümseyişi de dansı kadar ağırdı. Kız, omzunun üzerinden delikanlıya gülümseyerek küçük çemberler çizdi.
Perrin yutkundu. Yüzündeki sıcaklığın sebebi ateş değildi. İlkine ikinci bir kız katıldı, şalının kenarlarını davulların temposu ve kalçalarının kıvrılmasına uyarak salladı. Kızlar ona gülümsediler ve Perrin boğazını temizledi. Çevresine bakınmaya korkuyordu; yüzü pancar gibi kızarmıştı ve dans edenleri izlemeyen herkes muhtemelen ona gülüyordu. Bundan emindi.
Elinden geldiğince kayıtsız görünmeye çalışarak, rahat bir yer ararmış gibi kütükten yere kaydı, ama büyük bir özenle sırtını ateşe ve dansçılara döndü. Emond Meydanı’nda böyle bir şey yoktu. Festival günü Çayır da kızlarla dans etmek buna yaklaşmıyordu bile. İlk kez rüzgarın hızlanmasını, onu serinletmesini istedi.
Kızlar dans ederek görüş alanına girdiler, ama şimdi üç kişiydiler. Biri ona kurnaz kurnaz göz kırptı. Perrin’in gözleri çılgınca çevrede dolandı. Işık, diye düşündü. Şimdi ne yapacağım? Rand olsa ne yapardı? O kızlardan anlar.
Dans eden kızlar alçak sesle gülüştüler; uzun saçlarını omuzlarından arkaya atarken boncuklar tıkırdayarak çarpıştı. Perrin, yüzünün alev alacağını sandı. Sonra kızlara, bu işin nasıl yapılacağını göstermek için biraz daha büyük bir kadın katıldı. Perrin inleyerek pes etti ve gözlerini kapattı. Gözkapaklarının ardından bile kahkahaları ona sataşıyor, gıdıklıyordu. Gözleri kapalıyken bile onları görebiliyordu. Alnında ter damlaları belirdi, rüzgar çıkmasını diledi.
Raen’e göre kızlar bu dansı sık yapmazdı ve kadınlar nadiren yapardı. Elyas’a göre, o geceden sonra her gece o dansı etmelerini Perrin’in kızarmasına borçluydular.
“Sana teşekkür etmeliyim,” dedi Elyas ona, ağırbaşlı ve ciddi bir sesle. “Siz gençler farklısınız, ama benim yaşımda kemiklerini ısıtmak için bir ateşten fazlası gerekiyor.” Perrin kaşlarını çattı. Elyas uzaklaşırken sırtının duruşunda, belli etmese bile içten içe kahkahalar attığını söyleyen bir şey vardı.