Выбрать главу

Kurt aniden, gırtlağının derinliklerinden hırlayarak, ensesindeki kalın kürk dikilerek doğruldu. Avludan mutfağa Ba’alzamon adım attı. Luhhan Hanım pişirme işine devam etti.

Perrin baltayı kaldırarak doğruldu, ama Ba’alzamon silahı görmezden geldi, onun yerine kurda yoğunlaştı. Gözlerinin olması gereken yerde alevler dans ediyordu. “Seni bu mu koruyacak? Eh, bununla daha önce de karşılaştım. Defalarca.”

Bir parmağını büktü ve kurdun gözlerinde, ağzında, derisinde alevler yükselirken hayvan uludu. Yanık et ve tüy kokusu mutfağı doldurdu. Alsbet Luhhan bir tencerenin kapağını kaldırdı ve tahta bir kaşıkla karıştırdı.

Perrin baltayı bıraktı ve öne atlayıp elleriyle alevleri söndürmeye çalıştı. Kurt, avuçlarının arasında ufalanarak siyah küllere dönüştü. Luhhan Hanım’ın temiz mutfağındaki şekilsiz kül yığınına bakan Perrin geriledi. Ellerindeki yağlı isleri silebilmeyi diledi, ama onu giysilerine silme düşüncesi midesini bulandırdı. Baltasını kaptı, sapını parmak boğumları çatırdayana kadar sıktı.

“Beni rahat bırak!” diye bağırdı. Luhhan Hanım kaşığı tencerenin kenarına vurdu ve kendi kendine mırıldanarak kapağı kapattı.

“Benden kaçamazsın,” dedi Ba’alzamon. “Benden saklanamazsın. Eğer sen oysan, benimsin.” Yüzündeki alevlerin sıcaklığı Perrin’in mutfak duvarına kadar gerilemesine sebep oldu. Luhhan Hanım fırını açıp ekmeği kontrol etti. “Dünyanın Gözü seni tüketecek,” dedi Ba’alzamon. “Seni damgalıyorum!” Bir şey fırlatıyormuş gibi sıktığı yumruğunu açtı; parmakları açıldığı zaman bir kuzgun Perrin’in yüzüne uçtu.

Siyah gagası sol gözünü oyarken Perrin çığlık attı…

… ve Gezginlerin arabalarının ortasında yüzünü tutarak doğrulup oturdu. Yavaş yavaş ellerini indirdi. Acı yoktu, kan yoktu. Ama hatırlayabiliyordu, keskin acıyı hatırlayabiliyordu.

Ürperdi ve aniden şafak öncesi aydınlığında onu uyandırmak için elini uzatmış, yanında oturan Elyas’ın farkına vardı. Arabaların durduğu ağaçların ötesinde kurtlar uludu, üç boğazdan üç keskin çığlık. Duygularını paylaştı. Ateş. Acı. Ateş. Nefret. Nefret! Öldür!

“Evet,” dedi Elyas yumuşak sesle. “Zaman geldi. Kalk, evlat. Gitme zamanı geldi.”

Perrin battaniyelerinin arasından sıyrıldı. O hâlâ battaniyesini yuvarlamakla uğraşırken, Raen gözlerini ovuşturarak arabasından çıktı. Arayıcı gökyüzüne baktı ve eli hâlâ yüzünde, merdivenin yarısında durdu. Gökyüzünü dikkatle incelerken yalnızca gözleri hareket ediyordu, ama Perrin neye baktığını anlayamadı. Doğuda, henüz doğmamış güneşin altlarını pembeleştirdiği bulutlar asılıydı, ama başka görecek hiçbir şey yoktu. Raen dinliyor, aynı zamanda havayı kokluyor gibiydi, ama ağaçlardaki rüzgardan başka ses, dün gecenin kamp ateşlerinin dumanlı kalıntılarından başka koku yoktu.

Elyas kendi birkaç eşyasına döndü ve Raen basamakları inmeyi bitirdi. “Gittiğimiz yönü değiştirmeliyiz, eski dostum.” Arayıcı yine huzursuzca gökyüzüne baktı. “Bugün başka bir yöne gideceğiz. Bizimle gelecek misin?” Elyas başını iki yana salladı ve Raen baştan beri biliyormuşcasına onayladı. “Peki, kendine dikkat et, eski dostum. Bugünde bir şey var…” Bir kez daha yukarı bakacak oldu, ama arabaların tepesine kadar ulaşmadan gözlerini aşağı indirdi. “Sanırım arabalar doğuya gidecek. Belki ta Dünyanın Omurgası’na kadar. Belki bir Yurt buluruz ve bir süre orada kalırız.”

“Sorunlar yurtlara asla girmez,” diye onayladı Elyas. “Ama Ogierler yabancılara açık değildir.”

“Gezginlere herkes açıktır,” dedi Raen ve sırıttı. “Dahası, Ogier tencereleri bile onanma ihtiyaç duyar. Gel, kahvaltı ederken konuşalım.”

“Zaman yok,” dedi Elyas. “Bugün gidiyoruz. Mümkün olan en kısa zamanda. Görünüşe göre bugün hareket günü.”

Raen onu en azından yemek yiyecek kadar kalmaya ikna etmeye çalıştı ve Ila Egwene ile araba kapısında göründüğünde, o da kocasına katıldı, ama onun kadar ısrarlı değildi. Kadın bütün doğru şeyleri söyledi, ama nezaketi gergindi ve Egwene’in olmasa bile Elyas’ın sırtını görmekten memnun olacağı açıktı.

Egwene, Ila’nın ona fırlattığı üzüntülü bakışları fark etmedi. Neler olduğunu sordu ve Perrin kendini, kızın Tuatha’anlarla kalmak istediğini söylemesine hazırladı, ama Elyas açıkladığı zaman kız yalnızca düşünceli düşünceli başını salladı ve eşyalarını toparlamak için arabaya döndü.

Sonunda Raen ellerini kaldırdı. “Tamam. Bu kamptan veda ziyafeti vermeden bir konuk gönderdiğimi hatırlamıyorum, ama…” Kararsızca gözlerini yine gökyüzüne kaldırdı. “Eh, sanırım bizim de erkenden yola çıkmamız gerekecek. Belki yolda yeriz. Ama en azından herkesin hoşçakal demesine izin ver.”

Elyas itiraz edecek oldu, ama Raen çoktan arabadan arabaya seyirtmeye, kimsenin uyanık olmadığı yerlerde kapıları dövmeye başlamıştı bile. Bela’yı çeken bir Tenekeci geldiği zaman tüm kamp en iyi ve en parlak giysilerinin içinde dışarı çıkmıştı. Kalabalığın ortasında Raen ve Ila’nın kırmızı-sarı arabası neredeyse sade görünüyordu. Perrin ve diğerleri herkesle el sıkışırken, kucaklaşırken iri köpekler dilleri dışarıda, kalabalığın arasında dolanıyor, kulaklarının arkasını kaşıyacak birini arıyorlardı. Her gece dans eden kızlar el sıkışmakla yetinmediler ve kucaklamaları Perrin’in aniden gitmeyi hiç istememesine sebep oldu —ta ki izleyen başkaları olduğunu hatırlayana kadar, sonra yüzü Arayıcı’nın arabası ile aynı rengi aldı.

Aram, Egwene’i bir kenara çekti. Perrin veda gürültülerinin üzerinden ne söylediğini duyamıyordu, ama kız başını iki yana sallıyordu, başta yavaşça, sonra genç adam yalvarır gibi hareketler yapmaya başlayınca kararlılıkla. Aram’ın yüzündeki yalvarır ifade bir tartışma ifadesine dönüştü, ama kız başını inatla iki yana sallamaya devam etti. Sonunda Ila geldi, torununa birkaç keskin sözcük söyledi ve kızı kurtardı. Aram kaşlarını çatarak kalabalığın içinde kendine yol açtı ve veda etmeden gitti. Ila onu geri çağırmanın eşiğinde tereddüt ederek uzaklaşmasını izledi. Rahatladı, diye düşündü Perrin. Torunu bizimle –Egwene ile gelmek istemediği için rahatladı.

Delikanlı kamptaki herkesle en az bir kez el sıkıştıktan, her kızı en az iki kez kucakladıktan sonra kalabalık geriledi ve Raen, Ila ve üç konuğun çevresinde küçük bir açıklık bıraktı.

“Barış içinde geldiniz,” dedi Raen, resmiyetle, elleri göğsünde eğilerek. “Barış içinde gidin. Ateşlerimiz sizi hep barış içinde karşılayacaktır. Yaprağın Yolu barıştır.”

“Barış hep sizinle olsun,” diye yanıt verdi Elyas, “ve halkınızla.” Tereddüt etti, sonra ekledi. “Şarkıyı belki ben bulunun, belki bir başkası, ama şarkı bu yıl ya da gelecek bir yıl söylenecek. Dünya sona ermeden, yine eskiden olduğu gibi olacak.”

Raen şaşkınlık içinde gözlerini kırptı ve Ila küçük dilini yutmuş gibi göründü, ama diğer Tuatha’anlar mırıldanarak yanıt verdi, “Dünya sona ermeden. Dünya ve zaman sona ermeden.” Raen ve karısı telaşla diğerlerinin ardından aynı yanıtı verdi.

Sonra gerçekten gitme zamanı geldi. Son birkaç veda, son birkaç kendine iyi bakma tembihi, son birkaç gülümseme ve göz kırpmadan sonra, kamptan çıktılar. Raen, yanında oynayan iki köpek ile ağaçlığın kenarına kadar onlara eşlik etti.