Выбрать главу

“Gerçekten de, eski dostum, kendine çok dikkat etmelisin. Bugün… Korkarım dünyada kötülük serbest geziyor ve sen nasıl davranırsan davran, o seni yutacak kadar kötü değilsin.”

“Barış seninle olsun,” dedi Elyas.

“Barış seninle olsun,” dedi Raen hüzünle.

Raen gittikten sonra, Elyas diğer ikisini kendisine bakar bulunca kaşlarını çattı. “Aptal şarkılarına inanmıyorsam ne olmuş,” diye hırladı. “Törenlerini berbat ederek kendilerini kötü hissetmelerine sebep olmanın gereği yoktu, değil mi? Size bazen törenlere çok önem verdiklerini söylemiştim.”

“Elbette,” dedi Egwene nazikçe. “Hiç gereği yoktu.” Elyas kendi kendine homurdanarak döndü.

Benek, Rüzgar ve Çekirge gelip Elyas’ı selamladılar. Köpekler gibi hoplayıp zıplamadan, eşitlerin vakur karşılaşması ile. Perrin aralarında geçenleri anladı. Ateş gözler. Acı. Yürekdişi. Ölüm. Yürekdişi. Perrin ne demek istediklerini anlıyordu. Karanlık Varlık. Ona rüyasını anlatıyorlardı. Hep beraber gördükleri rüyayı.

Kurtlar keşif yapmak için önde yayılırken ürperdi. Bela’ya binme sırası Egwene’deydi ve Perrin yanında yürüyordu. Elyas her zamanki gibi istikrarlı, mesafeleri tüketen bir hız belirlemişti.

Perrin, rüyasını düşünmek istemiyordu. Kurtların onları güvende tuttuğunu düşünmüştü. Bütün değilsin… Kabul et. Bütün yürek. Bütün akıl. Hâlâ mücadele diyorsun. Ancak kabullendiğin zaman bütün olacaksın.

Kurtları aklından çıkardı ve şaşkınlık içinde gözlerini kırptı. Bunu yapabildiğini bilmiyordu. Onları tekrar aklına almamaya karar verdi. Rüyalarda bile mi? Düşünce onların mıydı, kendisinin mi, emin değildi.

Egwene, Aram’ın verdiği mavi boncuk kolyeyi hâlâ takıyordu ve saçlarında minik, parlak kırmızı yapraklarla dolu küçük bir filiz vardı, genç Tuatha’an’dan bir başka armağan. O Aram onu Gezginlerle kalmaya ikna etmeye çalışmıştı, Perrin bundan emindi. Kızın razı olmadığına memnundu, ama boncukları böylesine sevgiyle ellememesini diliyordu.

Sonunda konuştu, “Ila ile böyle uzun uzun ne konuştun? O uzun bacaklı adamla dans etmediğin zamanlarda, büyükannesi ile bir sır paylaşırmış gibi konuşuyordun.”

“Ila bana kadın olma konusunda tavsiyeler veriyordu,” diye yanıt verdi Egwene dalgın dalgın. Perrin gülmeye başladı ve kız ona delikanlının görmediği tehlikeli bir bakış fırlattı.

“Tavsiye mi! Kimse bize erkek olmayı anlatmaz. Oluruz, o kadar.”

“İşte,” dedi Egwene, “muhtemelen bu yüzden bu kadar kötü iş çıkarıyorsunuz.” İleride, Elyas yüksek sesle güldü.

28

HAVADA AYAK İZLERİ

Nynaeve şaşkınlık içinde ırmağın aşağısında gördüğü şeye, güneşin altında süt gibi parlayan Beyazköprü’ye baktı. Bir başka efsane, diye düşündü, önünde at süren Muhafız ile Aes Sedai’ye bakarak. Bir başka efsane ve onlar fark etmiş gibi bile görünmüyorlar. Onların görebildiği yerlere dikkatle bakmamaya karar verdi. Beni köylü bir hödük gibi ağzı açık bakarken yakalarlarsa gülerler. Üçü sessizlik içinde efsanevi Beyazköprü’ye doğru at sürdüler.

Moiraine ile Lan’i Arinelle kıyısında bulduğu, Shadar Logoth’daki sabahtan bu yana o ve Aes Sedai arasında pek az konuşma geçmişti. Konuşmuşlardı elbette, ama Nynaeve’in gördüğü kadarıyla önemli konularda değil. Örneğin Moiraine onu Tar Valon’a gelmesi konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Tar Valon. Gerekirse oraya gidecek, eğitimlerini alacaktı, ama Aes Sedai’nin düşündüğü sebeplerden değil. Eğer Moiraine Egwene ve oğlanlara zarar getirirse…

Bazen, iradesi dışında, Nynaeve kendini bir Hikmet’in Tek Güç ile neler yapabileceğini, kendisinin neler yapabileceğini merak ederken buluyordu. Ama kafasından geçenleri fark eder etmez bir öfke çakması onu yakıyordu. Güç, pis bir şeydi. Onunla hiçbir ilgisi olamazdı. Zorunlu kalmadığı sürece.

Lanetli kadın yalnızca eğitim alması için onu Tar Valon’a götürmek konusunda konuşmak istiyordu. Moiraine ona başka hiçbir şey söylemiyordu! Çok şey bilmek istediğinden değil.

“Onları nasıl bulmayı planlıyorsun?” diye sorduğunu hatırlıyordu.

“Sana daha önce de söylediğim gibi,” diye yanıt vermişti Moiraine, arkasına dönmeye zahmet etmeden, “paralarını kaybeden ikisine yaklaştığımda anlayacağım.” Nynaeve ilk kez sormuyordu, ama Aes Sedai’nin sesi Nynaeve kaç taş atarsa atsın, dalgalanmayı reddeden durgun bir havuz gibiydi; Hikmet’in kanının her seferinde daha fazla kaynamasına sebep oluyordu. Moiraine, Nynaeve’in sırtına dikilmiş gözlerini hissetmiyormuş gibi devam etti; Nynaeve, hissetmesi gerektiğini biliyordu; o kadar sert bakıyordu. “Ne kadar uzun sürerse, o kadar yaklaşmam gerekir, ama anlayacağım. Parası hâlâ yanında olana gelince, parayı üzerinde taşıdığı sürece, gerekirse dünyanın öbür ucuna kadar takip edebilirim.”

“Ya sonra? Onları bulduğunda ne yapmayı planlıyorsun, Aes Sedai?” Bir an bile, planları olmasa Aes Sedai’nin onları bulmakta bu kadar kararlı olacağına inanmamıştı.

“Tar Valon, Hikmet.”

“Tar Valon, Tar Valon. Ağzından başka laf çıkmıyor ve artık…” “Tar Valon’da alacağın eğitimin bir kısmı, Hikmet, sana doğanı kontrol altına almayı öğretecek. Zihnini duygular yönetirken, Tek Güç ile hiçbir şey yapamazsın.” Nynaeve ağzını açtı, ama Aes Sedai devam etti. “Lan, seninle biraz konuşmalıyım.”

İkisi kafa kafaya verdiler ve Nynaeve, yüzünde bulduğu ve her seferinde daha da çok nefret ettiği asık suratlı bakışlarla baş başa kaldı. Aes Sedai beceriyle konuşmayı başka konuya çevirdiği zaman, rahatlıkla araya kurduğu tuzaklardan kurtulduğu zaman ya da bağırışlarını sessizlik ile sona erene kadar duymazdan geldiği sık sık oluyordu. Asık suratı kendini Kadın Kurulundan biri tarafından aptalca davranırken yakalanmış bir kız çocuğu gibi hissetmesine sebep oluyordu. Bu, Nynaeve’in alışık olmadığı bir duyguydu ve Moiraine’in yüzündeki sakin gülümseme her şeyi daha da kötüleştiriyordu.

Kadından kurtulmanın bir yolunu bulabilse! Lan yalnız başına daha iyi olurdu –bir Muhafız’ın gereken şeylerle başedebilmesi gerekir, dedi kendi kendine telaşla, aniden kızardığını hissederek; başka sebep yoktu– ama biri, öteki anlamına geliyordu.

Ama Lan onu Moiraine’den de fazla kızdırıyordu. Genç kadın nasıl bu kadar kolay sinirine dokunmayı başardığını anlamıyordu. Nadiren konuşuyordu –bazen bir günde bir düzine sözcükten daha az– ve Moiraine ile yaptıkları tartışmalara hiç katılmıyordu. Sık sık iki kadından ayrılıyor, araziyi keşfe çıkıyordu, ama yanlarındayken biraz kenardan takip ediyor, bir düello seyreder gibi ikisini izliyordu. Nynaeve bunu bırakmasını diliyordu. Eğer bu bir düelloysa, tek puan alamamıştı ve Moiraine bunun bir mücadele olduğunun bile farkında değildi. Nynaeve adamın serin, mavi gözleri olmadan, o sessiz seyirci olmadan da yapabilirdi.

Yolculukları genellikle böyle geçiyordu. Nynaeve sinirine hakim olabildiği sürece sessiz. Bazen bağırdığı zaman, sesi sessizliğin içinde kırılan camın şıngırtıları gibi geliyordu. Arazi, dünya nefesini tutmuş gibi sessizdi. Rüzgar ağaçlarda inliyordu, ama başka her şey kıpırtısızdı. Rüzgar, sırtındaki pelerini kesip içine işlediği halde uzak geliyordu.

Başta kıpırtısızlık, olan onca şeyden sonra huzur vericiydi. Kış Gecesi’nden bu yana sessiz bir an görmemiş gibi geliyordu Nynaeve’e. Ama Aes Sedai ve Muhafız ile geçirdiği ilk günün ardından omzunun üzerinden arkaya bakmaya, sırtının ortasında ulaşamadığı bir kaşıntı varmış gibi eyerinde kıpırdanmaya başlamıştı. Sessizlik, kırılacak kristal bir kubbe gibiydi ve ilk çatırtıyı beklemek Nynaeve’i çileden çıkarıyordu.