Выбрать главу

Dıştan ne kadar sakin görünseler de, Moiraine ve Lan’i de etkiliyordu. Genç kadın kısa süre sonra, sakin yüzeylerinin altında her geçen saat ikisinin de kırılma noktasına dek kurulan saat yayları gibi gerildiklerini fark etti. Moiraine orada olmayan şeyleri dinliyor gibiydi ve işittikleri alnını kırıştırıyordu. Lan ormanı ve ırmağı, yapraksız ağaçlar ve geniş, ağır akan su ileride bekleyen tuzakların, pusuların işaretlerini taşıyormuş gibi izliyordu.

İçinden bir parça, dünyadaki bu uçurumun-kenarında hissini fark eden tek kişi olmadığı için memnundu, ama eğer onları etkilemişse gerçekti. Ve içindeki bir başka parça, hayatta hiçbir şeyi, bunun hayal gücünün işi olmasından daha fazla istemiyordu. Bir şey, rüzgarı dinlediği zaman olduğu gibi zihninin köşelerini gıdıklıyordu, ama artık bunun Tek Güç ile ilgili olduğunu biliyordu ve kendini o düşüncenin kenarındaki dalgaları kabullenmeye ikna edemiyordu.

“Bir şey yok,” dedi Lan sessizce, sorduğu zaman. Konuşurken genç kadına bakmıyordu; gözleri çevreyi taramayı asla bırakmıyordu. Sonra, biraz önce söylediği şeyi inkar ederek ekledi, “Beyazköprü’ye ve Caemlyn Yolu’na ulaştığımız zaman İki Nehir’ine geri dönmelisin. Burası çok tehlikeli. Ama geri dönmeye çalışırsan hiçbir şey seni durdurmaz.” Bütün gün yaptığı en uzun konuşmaydı.

“O artık Desen’in bir parçası, Lan,” dedi Moiraine paylar gibi. Onun bakışları da başka yerdeydi. “Sorun Karanlık Varlık, Nynaeve. Fırtına bizi bıraktı… en azından bir süreliğine.” Havayı hissetmek ister gibi bir elini kaldırdı, sonra pisliğe dokunmuş gibi bilinçsizce elbisesine sildi. “Ama hâlâ izliyor” –içini çekti– “ve bakışları daha güçlü. Bizim değil, dünyanın üzerinde. Yeterince güçlenmeden önce ne kadar zamanımız var…”

Nynaeve sırtını kamburlaştırdı; sırtına bakan birisi olduğunu hissedebiliyor gibiydi. Bu, Aes Sedai’nin ona yapmamış olmayı dilediği bir açıklamaydı.

Lan, ırmaktan aşağı uzanan yolu keşfe çıkmıştı, ama o yolu seçemeden artık Moiraine seçiyordu. Görünmeyen bir izi, havadaki ayak izlerini, hafızanın kokusunu takip ediyormuş kadar emindi. Lan yalnızca onun seçtiği yolu kontrol ediyor, güvenli olup olmadığına bakıyordu. Nynaeve, adam güvenli olmadığını söylese bile Moiraine’in o yoldan gitmek konusunda ısrar edeceğini hissediyordu. Ve adam da giderdi, emindi. Irmaktan aşağı, doğruca…

Nynaeve irkilerek düşüncelerinden sıyrıldı. Beyazköprü’nün ayağındaydılar. Solgun kemer güneş ışığında, ayakta duramayacak kadar narin, süt beyazı bir örümcek ağı gibi, Arinelle’i aşarak uzanıyordu. Değil bir atın, bir insanın ağırlığı bile onu yıkmaya yetiyor olmalıydı. Her an kendi ağırlığı altında yıkılabilirdi.

Lan ve Moiraine kaygısızca ilerlediler, parlak beyaz girişten geçip köprüye çıktılar. Atlarının toynakları cama çarpan çelik gibi değil, çeliğe çarpan çelik gibi çınlıyordu. Köprünün yüzeyi kesinlikle cam kadar ıslak, cam kadar kaygan görünüyordu, ama atlar, ayaklarını emin, sıkı adımlarla atıyorlardı.

Nynaeve kendini takip etmeye zorladı, ama ilk adımdan itibaren tüm yapının altlarında parçalanmasını bekledi. Dantel camdan yapılsa, diye düşündü, tıpkı buna benzerdi.

Ancak köprünün karşı ucuna geldiklerinde havayı koyulaştıran katran gibi bir yanık kokusu aldı. Sonra gördü.

Beyazköprü’nün ayağının dibindeki meydanda, yarım düzine binanın yerini dumanı tüten kalıntılar almıştı. Üstlerine uymayan kırmızı üniformalar ve kararmış zırhlar içinde adamlar sokaklarda devriye geziyordu, ama bir şey bulmaktan korkar gibi hızlı hızlı yürüyorlardı ve giderken omuzlarının üzerinden arkalarına bakıyorlardı. Kasabalılar –dışarıda olan birkaç kişi– sırtlarını kamburlaştırmış, arkalarından bir şey kovalıyormuş gibi, koşar adım yürüyorlardı.

Lan her zamankinden de sert görünüyordu ve kasabalılar, hattâ askerler üçüne yaklaşmadan, çevrelerinden dolandılar. Muhafız havayı kokladı ve alçak sesle homurdanarak yüzünü buruşturdu. Yanık kokusu bu kadar güçlüyken, Nynaeve hiç şaşırmamıştı.

“Çark dönerken dokur,” diye mırıldandı Moiraine. “Hiçbir göz, Desen i dokunana kadar göremez.”

Bir sonraki an Aldieb’den inmiş, kasabalılarla konuşuyordu. Soru sormadı, yalnızca sempatisini gösterdi ve Nynaeve şaşkınlıkla, kadının içten olduğunu gördü. Lan’den çekinen, bütün yabancılardan uzaklaşmaya hazır insanlar Moiraine ile konuşmak için duruyorlardı. Kendi yaptıklarına şaşmış gibi görünüyorlardı, ama Moiraine’in berrak bakışları ve yatıştırıcı sesi altında açıldılar. Aes Sedai’nin gözleri insanların incinmişliklerini paylaşıyor, kafa karışıklıklarını anlıyor gibi görünüyordu ve insanların dilleri çözülüyordu.

Ama yine de yalan söylüyorlardı. Çoğu. Bazıları sorun olduğunu bile inkar ediyordu. Hiç sorun yoktu. Moiraine, meydanın çevresindeki yanmış binalardan bahsetti. Her şey yolunda, diye ısrar ettiler, bakışları görmek istemedikleri şeylerin yanından geçip giderek.

Şişman bir adam boş bir yüreklilikle konuştu, ama arkasından gelen her sesle yanağı seyiriyordu. İkide bir kayıp giden bir gülümseme ile devrilen bir lambanın yangın çıkardığını, bir şey yapılamadan önce yangının yayıldığını iddia etti. Nynaeve’in fırlattığı bir bakış, yanmış binaların yan yana durmadığını gösterdi.

Neredeyse insanların sayısı kadar farklı hikaye vardı. Fek çok kadın sır paylaşır gibi seslerini alçalttılar. İşin doğrusu, kasabada Tek Güç ile uğraşan bir adam vardı. Aes Sedaileri çağırmanın zamanı gelmişti; erkekler ne derse desin, Aes Sedaileri getirmenin zamanı gelmiş de geçmişti bile. Bırak, meseleleri Kızıl Ajahlar halletsin.

Bir adam haydutların saldırdığını, bir başkası, Karanlıkdostlarının isyan ettiğini iddia etti. “Sahte Ejder i görmeye gidenler, biliyor musun,” diye sır verdi karanlık karanlık. “Her yerdeler. Her biri Karanlıkdostu.”

Ve başkaları ırmaktan aşağı tekneyle gelen bir tür sorundan bahsetti –tam olarak ne tür bir sorun olduğu konusunda söyledikleri belirsizdi.

“Onlara gösterdik,” diye mırıldandı ince suratlı bir adam, ellerini sinirli sinirli ovuşturarak. “Bu tür şeyleri Sınırboyları’nda, ait olduğu yerde bıraksınlar. Rıhtımlara gittik ve…” O kadar ani bir biçimde sustu ki, dişleri birbirine çarptı. Başka tek söz söylemeden, onu kovalayacaklarını düşünüyormuş gibi omzunun üzerinden arkaya bakarak fırlayıp gitti.

Tekne gitmişti –zaman içinde, başkalarından bu kadarını öğrenebildiler– kalabalık rıhtımlara dökülünce, önceki gün halatları kesip ırmaktan aşağı kaçmışlardı. Nynaeve, Egwene ve oğlanların teknede olup olmadıklarını merak etti. Bir kadın teknede bir âşık olduğunu söyledi. Eğer o Thom Merrilin ise…

Nynaeve, Emond Meydanı’ndan gelenlerin bir kısmının tekneyle kaçtığı tahminini Moiraine’e söylediği zaman, Aes Sedai sabırla dinledi ve sözü bitince başını iki yana salladı.

“Belki,” dedi sonra, ama sesi kuşkuluydu.

Meydanın ortasında bir han duruyordu. Salonu omuz yüksekliğinde bir duvarla ikiye bölünmüştü. Moiraine hana girmeden önce durdu, eliyle havayı hissetti. Hissettiği şey karşısında gülümsedi, ama hiçbir şey söylemedi.

Yemeklerini sessizlik içinde yediler, yalnızca kendi masalarında değil, tüm salonda sessizlik vardı. Orada yemek yiyen bir avuç insan, tabaklarına ve düşüncelerine yoğunlaşmıştı. Önlüğünün köşesi ile masaların tozunu alan hancı, devamlı kendi kendine mırıldanıyordu, ama sesi duyulamayacak kadar alçaktı. Nynaeve orada uyumanın hoş olmayacağını düşündü; hava bile korku ile ağırlaşmıştı.