Egwene bu sefer hem Elyas’la gitmeyi, hem de olduğu yerde kalmayı istiyormuş gibi dudaklarını yalayarak sırtın tepesine baktı. Tereddüt etmeyen tek kişi Elyas’tı.
Perrin, kuzgunların dönüp dönmediğini merak etti. Sırta tırmandıklarında karşılarında oraya aynı anda gelmiş bir sürü bulmak güzel olurdu doğrusu.
Tepede başını görebilecek kadar kaldırdı ve biraz batıda küçük bir ağaçlıktan başka bir şey göremeyince rahatlayarak içini çekti. Görünürlerde kuzgun yoktu. Aniden ağaçların arasından bir tilki fırladı ve koşabildiğince hızlı koşmaya başladı. Arkasından, dallardan kuzgunlar döküldü. Kanatlarının sesi tilkinin ümitsiz inlemesini bastıracak kadar yüksekti. Siyah bir hortum gibi daldılar ve tilkinin çevresinde döndüler. Tilkinin çeneleri kuzgunlara doğru kapandı, ama dalıp, zarar görmeden, siyah gagalan ıslak ıslak parlayarak kaçtılar. Tilki, ininin güvenliğine ulaşmak için ağaçlara doğru koştu. Ama artık başını eğmiş, kürkü kan lekeleri ile kaplı, güçlükle koşuyordu ve çevresinde kanat çırpan kuzgunların sayısı gittikçe artıyordu. Sonunda tilki tamamen gözden kayboldu. Kuzgunlar indikleri kadar ani, yükseldiler, döndüler ve güneyde, bir sonraki sırtın ardında kayboldular. Tilkinin olduğu yerde, şekilsiz, paramparça bir kürk yığını duruyordu.
Perrin yutkundu. Işık! Bunu bize de yapabilirler. Yüz kuzgun. Onlar…
“Yürüyün,” diye hırladı Elyas, ayağa fırlayarak. Egwene’e gelmesini işaret etti ve beklemeden ağaçlara doğru koşturmaya başladı. “Yürüyün, sizi yanasıcalar!” diye seslendi omzunun üzerinden. “Yürüyün!”
Egwene, Bela’yı sırta çıkardı ve yamacın dibine varmadan onları yakaladı. Açıklama yapmak için zaman yoktu, ama kızın gözleri tilkiyi hemen buldu. Yüzü kar gibi beyazladı.
Elyas ağaçlığa ulaştı ve ağaçların başladığı yerde dönüp acele etmeleri için kolunu sallamaya başladı. Perrin daha hızlı koşmaya çalıştı ve sendeledi. Kollarını sallayarak, yüz üstü düşmeden dengesini sağladı. Kan ve küller! Elimden geldiğince hızlı koşuyorum.
Ağaçlıktan yalnız bir kuzgun yükseldi. Onlara doğru döndü, çığlık attı ve güneye döndü. Perrin çok geç kaldığını bilerek belindeki sapanı çıkarmaya çalıştı. Kuzgun aniden havada takla atıp yere düştüğünde hâlâ sapanına cebinden bir taş yerleştirmeye çalışıyordu. Ağzı açık kaldı ve sonra Egwene’in elinden sarkan sapanı gördü. Kız titrek bir gülümseme ile ona baktı.
“Orada durup ayak parmaklarınızı saymayın!” diye seslendi Elyas.
Perrin irkilerek ağaçlara doğru koştu, sonra Bela tarafından ezilmemek için kenara sıçradı.
Batıda, uzakta, neredeyse görülmez, kara bir sis havalandı. Perrin kurtların o tarafa geçtiğini, kuzeye yollandığını hissetti. Onların sağlarında ve sollarında, kuzgunları fark ettiğini hissetti. Kara sis, kurtları kovalıyormuş gibi kuzeye döndü, sonra aniden vazgeçti ve güneye fırladı.
“Sence bizi gördüler mi?” diye sordu Egwene. “Ağaçlara girmiştik bile, değil mi? O uzaklıktan bizi göremezler. Değil mi? O kadar uzaktan.”
“Biz onları gördük,” dedi Elyas kum kuru. Perrin huzursuzca kıpırdandı, Egwene korkuyla nefes aldı. “Eğer bizi görmüş olsalar,” diye hırladı Elyas, “o tilki gibi üzerimize çökerlerdi. Hayatta kalmak istiyorsanız düşünün. Kontrol edemezseniz korku sizi öldürür.” Delici bakışları ikisini de bir an yerlerine çaktı. Sonunda başını salladı. “Ama gittiler ve biz de gitmeliyiz. O sapanları elinizden bırakmayın. Faydalı olabilir.”
Ağaçlıktan çıktıklarında, Elyas takip ettikleri yönden batıya döndü. Perrin’in nefesi boğazında tıkanıyordu; sanki gördükleri son kuzgunları kovalıyorlardı. Elyas yorgunluk belirtisi göstermeden yürüyordu ve iki gencin elinden, takip etmekten başka bir şey gelmiyordu. Hem, Elyas güvenli bir yer biliyordu. Bir yerde. Öyle demişti.
Bir sonraki sırta koştular, kuzgunlar gidene kadar beklediler, sonra yine koştular, beklediler, koştular. Korudukları istikrarlı ilerleyiş yeterince yorucuydu, ama Elyas dışında hepsi bu koşma ve bekleme temposu ile bitkin düşmeye başladı. Perrin’in göğsü inip kalkıyor, bir sırtta uzanacak birkaç dakika bulduğu zaman derin derin nefes alıyor, arama işini Elyas’a bırakıyordu. Her duraklamada Bela burun delikleri kabararak başını eğiyordu. Korku, hepsinin içini doldurmuştu ve Perrin onu kontrol edip edemediklerinden emin değildi. Yalnızca arkalarında bir şey varsa, kurtların ne olduğunu söylemesini diliyordu.
İleride Perrin’in bir daha göreceğini umduğundan daha fazla kuzgun vardı. Sağda ve solda kuşlar kabardılar, güneye döndüler. Ondan fazla kez, kuzgunlar gökyüzünü kaplamadan hemen önce bir ağaçlığa ya da bir yamacın yetersiz gölgesine sığındılar. Bir kez, güneş tepeden aşağı kaymaya başladığında, Karanlık Varlık’ın tüylü casuslarından yüz tanesi bir buçuk kilometre ötede çakıp geçerken en yakın korunaklı yerden sekiz yüz metre uzakta, açıkta, oldukları yerde donup kaldılar. Rüzgara rağmen Perrin’in yüzünden ter boşandı, ta ki, son siyah şekil küçülerek bir noktaya dönüşene, sonra da yok olana kadar. Sapanları ile indirdikleri yalnız kuzgunların sayısını unutmuşlardı.
Yollarının üzerinde, korkularını haklı çıkaracak kanıtların yeterinden fazlasını gördü. Midesi bulanarak, büyülenmiş gibi paramparça edilmiş bir tavşana baktı. Gözsüz kafa dik duruyordu ve diğer parçaları –bacakları, bağırsakları– çevresinde kaba bir çember halinde yayılmıştı. Şekilsiz tüy yumaklarına dönüşmüş kuşlar da vardı. Ve iki tilki daha.
Lan’in söylediği bir şeyi hatırladı. Karanlık Varlık tüm yaratıkları öldürmekten zevk alır. Karanlık Varlık’ın gücü ölümdür. Ya kuzgunlar onları bulursa? Siyah boncuklar gibi parlayan merhametsiz gözler. Çevrelerinde dönen, hançer gibi gagalar. Kan döken iğne kadar sivri gagalar. Yüzlercesi. Ya da, türlerinden başkalarını çağırabilirler mi? Belki hepsi birden avın üzerine çullanır? Kafasında mide bulandırıcı bir imge canlandı. Kurtçuklar gibi kaynayan, birkaç kanlı parça için kavga eden, bir tepe kadar büyük bir kuzgun yığını.
Aniden imge başka imgeler tarafından bir yana itildi. Yeni imgeler döndü, solarak birbirine girdi. Kurtlar kuzeyde kuzgun bulmuşlardı. Çığlıklar atan kuşlar daldı, döndü, yine daldı; her dalışta gagaları kan çıkardı. Hırlayan kurtlar kaçtı, sıçradı, havada büküldü, çeneleri kapandı. Perrin tekrar tekrar tüy tadı aldı, canlı canlı ezilen, çırpınan kuzgunların pis tadını hissetti, bedeninde kanayan kesiklerin acısını hissetti, pes etmeye asla yaklaşmayan bir ümitsizlikle çabalarının yeterli olmayacağını anladı. Aniden kuzgunlar dağıldı, yukanda dönerek kurtlara son kez öfke çığlıkları attılar. Kurtlar o kadar kolay ölmüyorlardı ve kuzgunların bir görevi vardı. Siyah kanatlarını çırparak yok oldular. Geride bıraktıkları leşlerin üzerinde birkaç siyah tüy uçuştu. Rüzgar sol ön bacağındaki yarayı yaladı. Benek’in gözlerinden birinde kötü bir şey vardı. Benek kendi yaralarını görmezden gelerek diğerlerini toparladı ve acıyla topallayarak kuzgunların kaybolduğu yöne doğru yola koyuldular. Kürkleri kanla keçeleşmişti. Geliyoruz. Tehlike önümüzde geliyor.
Perrin sendeleyerek koşarken Elyas’a bir bakış fırlattı. Adamın sarı gözleri ifadesizdi, ama biliyordu. Hiçbir şey söylemedi, yalnızca Perrin’i izledi ve çaba göstermeden koşturarak bekledi.
Beni bekliyor. Kurtlan hissettiğimi itiraf etmemi bekliyor. “Kuzgunlar,” dedi Perrin nefes nefese, gönülsüzce. “Arkamızda.” “Haklıymış,” diye nefes verdi Egwene. “Onlarla konuşabiliyorsun.” Perrin’in ayakları tahta direklerin ucundaki demir külçeler gibi geliyordu, ama yine de onları daha hızlı hareket ettirmeye çalıştı. Gözlerinden, kuzgunlardan, kurtlardan, ama her şeyden öte Egwene’in gözlerinden kaçmak istiyordu, çünkü artık ne olduğunu biliyorlardı. Sen nesin? Bozunmuş, Işık beni kör etsin! Lanetli!