Выбрать главу

Boğazı, Luhhan Usta’nın demirhanesinin dumanını ve sıcaklığını solurken acımadığı gibi acıyordu. Sendeledi, Egwene’in üzengisine tutundu. Kız aşağı indi ve delikanlının devam edebileceği itirazlarına rağmen onu ittirerek eyere oturttu. Ama fazla zaman geçmeden kız koşarken, bir eliyle eteklerini toplayıp, diğeri ile üzengiye tutunmaya başladı ve biraz sonra Perrin attan indi, ama dizleri hâlâ tutmuyordu. Kızın eyere oturması için onu kaldırması gerekti, ama kız mücadele edemeyecek kadar yorgundu.

Elyas yavaşlamıyordu. Onları zorluyor, ısrar ediyor, güneydeki arayan kuzgunlara o kadar yakın tutuyordu ki, Perrin tek bir kuşun geriye bakmasının yeterli olacağını düşünüyordu. “Yürüyün, sizi yanasıcalar! Bizi yakalarlarsa haliniz o tilkiden daha mı iyi olacak sanıyorsunuz? Bağırsakları kafasının üstüne yığılmış olandan daha mı iyi?” Egwene, eyerinde sallandı ve gürültüyle kustu. “Hatırladığınızı biliyordum. Biraz daha dayanın, yeter. Birazcık daha. Sizi yanasıcalar, çiftlik gençlerinin daha dayanıklı olduğunu sanırdım. Bütün gün çalışıp, bütün gece dans ettiğinizi sanırdım. Anlaşılan bütün gün uyuyup, gece de uyumaya devam ediyormuşsunuz. Lanet ayaklarınızı oynatın!”

Son kuzgun bir sonraki sırtta kaybolur kaybolmaz, sırtlardan aşağı koşmaya başladılar, sonra en arkada kalanlar hâlâ tepede kanat çırparken tepeleri inmeye başladılar. Tek bir kuş arkaya baksa. Onlar aralardaki açıklıkta koştururken doğuda ve batıda kuzgunlar aramaya devam ediyorlardı. Tek bir kuşun bakması yeter.

Arkadaki kuzgunlar hızla yaklaşıyordu. Benek ve diğer kurtlar çevrelerinden dolanıyor, yaralarını yalamak için durmadan geliyorlardı, ama gökyüzünü izlemek konusunda gereken dersi almışlardı. Ne kadar yakınlar? Ne kadar zamanımız var? Kurtların insanlar gibi zaman kavramları yoktu, bir günü saatlere bölmek için sebepleri yoktu. Mevsimler, aydınlık ve karanlık onlar için yeterliydi. Daha fazlasına ihtiyaç yoktu. Perrin sonunda kuzgunlar onları arkadan kovalarken güneşin gökyüzündeki imgesini bulmayı başardı. Sonra omzunun üzerinden batan güneşe baktı ve kuru diliyle dudaklarını yaladı. Bir saat, belki daha az süre sonra kuzgunlar tepelerinde olacaktı. Bir saat, ve daha güneşin batmasına en az iki saat vardı, hava iyice kararana kadar en az iki saat.

Güneş batarken öleceğiz, diye düşündü, sendeleyerek koşarken. Tilki gibi katledileceğiz. Baltasını elledi, sonra elini sapanına kaydırdı. Bu daha faydalı olurdu. Ama yeterli değil. Yüz kuzguna, yüz uçan hedefe, yüz hançer gibi gagaya karşı yetersiz.

“Ata binme sırası sende, Perrin,” dedi Egwene yorgun yorgun.

“Birazdan,” diye nefes nefese karşılık verdi Perrin. “Daha kilometrelerce koşabilirim.” Kız başını salladı ve eyerde kaldı. Yoruldu. Ona söylesem mi? Yoksa hâlâ kaçma şansımız olduğunu düşünmesine izin mi versem? Ümitsiz bile olsa bir saatlik umut mu, yoksa bir saatlik çaresizlik mi?

Yine onu izlemekte olan Elyas hiçbir şey söylemedi. Biliyor olmalıydı, ama konuşmadı. Perrin, Egwene’e yine baktı ve sıcak gözyaşlarına karşı gözlerini kırpıştırdı. Baltasına dokundu, cesareti olup olmadığını merak etti. Son dakikalarda, kuzgunlar üstlerine çöktüğünde, bütün umutları kaybolduğunda, onu tilki gibi ölmekten kurtaracak cesareti var mıydı? Işık, beni güçlü kıl!

Önlerindeki kuzgunlar aniden kaybolmuş gibi göründü. Perrin doğuda ve batıdaki uzak, karanlık, sis gibi bulutları hâlâ ayırt edebiliyordu, ama ileride… hiçbir şey. Nereye gittiler? Işık, önlerine geçtiysek…

Aniden içinden bir ürperti geçti, kış ortasında Badeçay Suyu’na dalmış gibi soğuk, temiz bir ürperti. İçinde dalgalandı, bitkinliğinin bir kısmını, bacaklarındaki acıyı, ciğerlerindeki yangını götürmüş gibi geldi. Bir şeyi arkada bırakmıştı. Ne olduğunu anlamıyordu, ama kendini farklı hissediyordu. Sendeleyerek durdu ve korku içinde çevresine bakındı.

Elyas onu, hepsini, gözlerinin arkasında bir parıltı ile izliyordu. Ne olduğunu biliyordu, Perrin bundan emindi, ama onları izlemekle yetindi.

Egwene Bela’yı dizginledi, kararsızca, yarı korku, yarı şaşkınlık içinde çevresine baktı. “Çok… garip,” diye fısıldadı. “Bir şey kaybetmişim gibi hissediyorum.” Kısrak bile beklenti içinde başını kaldırdı, yeni biçilmiş saman kokusu almış gibi burun delikleri açıldı.

“Bu… bu neydi?” diye sordu Perrin.

Elyas aniden güldü. İki büklüm oldu, omuzları sarsılarak ellerini dizlerine dayadı. “Güvenlik, olan bu. Başardık, sizi lanet aptallar. O çizgiyi hiçbir kuzgun geçemez… Karanlık Varlık’ın gözlerini taşıyan hiçbir şey. Bir Trolloc’un geçmesi için sürülmesi gerekir ve bunun için Trollocları sürecek Myrddraalleri zorlayan bir şey olmalıdır. Hiçbir Aes Sedai de geçemez. Tek Güç burada işlemez; Gerçek Kaynak’a dokunamazlar. Kaynak’ı hissedemezler bile, kaybolmuş gibi olur. Bu, içlerinin karıncalanmasına sebep olur. Yedi gündür içen biri gibi sallanmaya başlarlar. Güvenlik bu.”

Başta Perrin için, arazi bütün gördükleri yuvarlanan tepeler, tüm gün aştıkları sırtlardan farklı değildi. Sonra otların arasındaki yeşil filizleri gördü; çok değildi ve mücadele ediyorlardı, ama başka yerlerde gördüklerinden fazlaydı. Çimenlerin içindeki yabani otlar da daha azdı. Ne olduğunu hayal edemiyordu, ama burada… bir şey vardı. Ve Elyas’ın söylediği bir şey anılarını gıdıkladı.

“Bu nedir?” diye sordu Egwene, “Hissettiğim… Burası neresi? Bundan hoşlandığımı sanmıyorum.”

“Bir yurt,” diye kükredi Elyas. “Hikayeleri hiç dinlemez misiniz? Elbette, üç bin yıldır, Dünyanın Kırılışı’ndan bu yana Ogierler görülmedi, ama yurtlar Ogierleri yapar, Ogierler yurtları değil.”

“Yalnızca efsane,” diye kekeledi Perrin. Hikayelerde, yurtlar hep sığınak, saklanacak yerler olurdu, karşınızdaki Aes Sedai de olsa, Yalanların Babası’nın yaratıkları da.

Elyas doğruldu; tam olarak dinç olmasa da, bütün günü koşarak geçirmiş gibi görünmüyordu. “Haydi. Bu efsanenin derinliklerine dalsak iyi olur. Kuzgunlar takip edemez, ama kenara bu kadar yakınken yurdun tüm sınırını gözleyecek kadar kuzgun var olabilir. Bırak çevresinde avlanmaya devam etsinler.”

Perrin olduğu yerde kalmak istiyordu; bacakları titriyor, bir hafta boyunca yatmasını söylüyordu. Hissettiği tazelenme yalnızca bir an sürmüştü; onca yorgunluk ve ağrı geri dönmüştü. Kendini bir adım atmaya zorladı, sonra bir adım daha. İşi kolaylaşmadı, ama devam etti. Egwene, Bela’yı harekete geçirmek için dizginleri silkeledi. Elyas çaba harcamadan hızlı bir tempoda karar kıldı, ancak diğerlerinin ayak uyduramayacağı açık olunca yürüyüş hızına düştü. Hızlı bir yürüyüş.

“Neden biz –burada kalmıyoruz?” dedi Perrin nefes nefese. Ağzından nefes alıyordu ve sözcükleri derin, perişan nefeslerin arasında, güçlükle telaffuz etti. “Eğer bu gerçekten –bir yurtsa. Güvendeyiz. Trolloc yok. Aes Sedai yok. Neden biz –her şey bitene kadar– burada kalmıyoruz?” Belki kurtlar da gelmez.

“Ne kadar sürer sence?” Elyas tek kaşını kaldırarak omzunun üzerinden baktı. “Ne yerdin? Atlar gibi ot mu? Dahası, burayı bilen başkaları da var ve insanları dışarıda tutan hiçbir şey yok, en kötülerini bile. Ve tek bir su kaynağı var.” Huzursuzca kaşlarını çattı ve araziyi tarayarak tam bir çember çizdi. İşi bittiği zaman başını iki yana salladı ve kendi kendine mırıldandı. Perrin kurtlara seslendiğini hissetti. Acele edin. Acele edin. “Kötülükler arasında seçimimizi yaptık ve kuzgunların varlığı kesin. Gelin. Yalnızca iki üç kilometre.”