Выбрать главу

Perrin, nefesini harcamaya gönüllü olsa homurdanırdı.

Alçak tepelerin üzerinde dev kayalar belirmeye başladı; toprağa yarı gömülü, bazıları bir ev kadar büyük, liken kaplı, düzensiz, gri taş parçaları. Dikenli bitkiler ağ gibi sarılmış, alçak çalılar çoğunu yarıya dek gizlemişti. Orada burada, bitkilerin kuru kahverengilerinin arasında, yalnız, yeşil bir filiz, burasının özel bir yer olduğunu gösteriyordu. Sınırlarının ötesinde toprağı yaralayan her ne ise, buraya da zarar vermişti, ama burada yara o kadar derin değildi.

Bir tepeyi daha tırmandılar ve bu tepenin dibinde bir su havuzu vardı. İçlerinden herhangi biri iki adımda havuzu aşabilirdi, ama su temizdi ve bir cam tabakası gibi dibindeki kumu gösterecek kadar berraktı. Elyas bile hevesle yamaçtan aşağı seyirtti.

Perrin havuza ulaştığında kendini yere fırlattı ve başını içine daldırdı. Bir an sonra toprağın derinliklerinden çıkan suyun soğukluğu ile, uzun saçlarından sular sıçratarak başını çıkardı. Egwene sırıttı ve ona su sıçrattı. Perrin’in gözleri ciddileşti. Kız kaşlarını çattı ve ağzını açtı, ama delikanlı yüzünü yine suya daldırdı. Soru yok. Şimdi değil. Açıklama yok. Asla. Ama küçük bir ses ona sataştı. Ama yapardın, değil mi?

Elyas biraz sonra onları havuzdan çağırdı. “Bir şey yemek isteyen varsa, biraz yardım istiyorum.”

Egwene kıt yemeklerini hazırlarlarken, neşeyle kahkahalar atarak, şakalar yaparak çalıştı. Peynir ve kurutulmuş etten başka bir şey kalmamıştı; avlanma fırsatları olmamıştı. En azından hâlâ çay vardı. Perrin payına düşeni yaptı, ama sessizce. Egwene’in gözlerini üzerinde hissetti, kızın yüzünü endişeli bir ifadenin kapladığını, ama elinden geldiğince onunla göz göze gelmekten kaçındı. Kızın kahkahası soldu, şakaklarının arası açıldı, her biri bir öncekinden daha gergin oldu. Elyas hiçbir şey söylemeden izledi. Üstlerine kasvetli bir hava çöktü ve yemeklerine sessizlik içinde başladılar. Güneş batıda kızardı, gölgeleri uzadı, inceldi.

Karanlığa bir saat bile kalmadı. Yurt olmasaydı çoktan ölmüş olurdunuz. Kızı koruyabilir miydin? Onca çalı çırpının yaptığı gibi keser miydin onu? Çalılar kanamaz, değil mi? Ya da çığlık atmaz ve gözlerine bakarak, neden, diye sormazlar.

Perrin daha çok içine kapandı. Zihninin gerilerinde ona kahkahalarla gülen bir şey hissediyordu. Zalim bir şey. Karanlık Varlık değil. Neredeyse o olmasını dileyecekti. Karanlık Varlık değil; kendisi.

Elyas bu seferlik ateş konusundaki kurallarını bozmuştu. Ağaç yoktu, ama çalılardaki ölü dalları koparmış, ateşi tepede çıkıntı yapan iri bir kaya parçasının dibine yakmıştı. Taşı lekeleyen is tabakalarına bakarak, Perrin buranın yolcular tarafından nesiller boyunca kullanıldığını düşündü.

İri kayanın toprak üstünde kalan kısmı yuvarlaktı ve bir yanı kırılmış, üzerinde eski, kahverengi yosunlar çentikli yüzeyi kaplamıştı. Yuvarlak kısımdaki oyuklar ve boşluklar Perrin’e tuhaf geldi, ama merak etmeyecek kadar kasvete bürünmüştü. Fakat Egwene yerken inceledi.

“Bu,” dedi sonunda, “bir göze benziyor.” Perrin gözlerini kırpıştırdı; onca kurumun altında gerçekten de göze benziyordu.

“Öyle,” dedi Elyas. Sırtını ateşe ve kayaya verdi ve kösele kadar sert bir et parçasını çiğneyerek çevredeki araziyi inceledi. “Şahinkanadı Artur’un gözü. Yüksek Kral’ın gözü. Sonunda gücü ve ihtişamı buna geldi işte,” dedi dalgın dalgın. Çiğnemesi bile dalgındı; gözleri ve dikkati tepelerdeydi.

“Şahinkanadı Artur mu?” diye bağırdı Egwene. “Şaka yapıyorsun. Bu göz falan değil. Neden insan burada bir kayaya Şahinkanadı Artur’un gözünü oysun ki?”

Elyas omzunun üzerinden ona baktı ve mırıldandı. “Köy eniklerine ne öğretiyorlar?” Hıhladı, izleme işine döndü, ama konuşmaya devam etti. “Artur Paendrag Tanreall, Şahinkanadı Artur, Yüce Kral, Büyük Afet’ten Fırtınalar Denizi’ne, Aryth Okyanusu’ndan Aiel Kıraçları’na, hattâ Kıraçlar’ın ötesine, tüm ülkeleri birleştirdi. Hikayeler, dünyaya hükmettiğini söyler, ama hükmettiği şey bir hikayeye konu olmayan bütün erkekler için yeterliydi. Ve her yere barış ve adalet getirdi.”

“Herkes yasalar önünde eşitmiş,” dedi Egwene, “ve hiç kimse bir diğerine el kaldıramazmış.”

“Demek en azından hikayeleri duydunuz.” Elyas kuru kuru güldü. “Şahinkanadı Artur barış ve adalet getirdi, ama bunu ateş ve kılıçla yaptı. Bir çocuk bile yalnız başına Aryth Okyanusu’ndan Dünyanın Omurgası’na, elinde bir torba altın ile, bir an bile korkmadan at sürebilirdi, ama Yüce Kral’ın adaleti, gücüne meydan okuyan herkese karşı şu kaya kadar sertti. Meydan okumanın kaynağı sırf kim olduğunuz ya da meydan okuduğunuzun sanılması bile olsa. Sıradan insanlar barış ve adalet, ek olarak dolu mideler buldular, ama Yüksek Kral Tar Valon’u yirmi yıl boyunca kuşattı ve bir Aes Sedai kellesine bin altın kron ödül koydu.”

“Aes Sedailerden hoşlanmadığını sanırdım,” dedi Egwene.

Elyas alayla gülümsedi. “Benim neden hoşlandığımın önemi yok, kızım. Şahinkanadı Artur kibirli bir aptaldı. Hastalandığı –bazılarına göre zehirlendiği– zaman bir Aes Sedai şifacı onu iyileştirebilirdi, ama hayatta olan bütün Aes Sedailer Parlak Duvarların içine kapatılmıştı ve tüm Güçlerini, kamp ateşleri geceyi aydınlatan bir orduyu duvarların dışında tutmak için harcıyorlardı. Zaten bir tanesini bile yanına yaklaştırmazdı. Aes Sedailerden, Karanlık Varlık’dan nefret ettiği kadar nefret ediyordu.”

Egwene’in ağzı gerildi, ama konuştuğu zaman tek söylediği, “Bunun, Şahinkanadı Artur’un gözü olup olmadığı ile ne ilgisi var?” oldu.

“Yalnızca şu, kızım. Okyanusun karşısında olan bitenlere rağmen barış, gittiği her yerde insanların onu sevinçle karşılaması –onu gerçekten seviyorlardı, anlıyor musunuz; sert bir adamdı, ama asla sıradan insanlara karşı değil– eh, bütün bunlar varken, kendine bir başkent inşa etme zamanının geldiğine karar verdi. Yeni bir şehir, insanların kafalarının içinde eski bir ülkü, hizip ya da rekabet ile ilişkili olmayan bir yer. Onu burada, denizler, Kıraç ve Afet ile çevrili toprakların tam ortasında inşa edecekti. Hiçbir Aes Sedai buraya kendi rızasıyla gelmez ya da gelseler de Güç’ü kullanamazlardı. Bir gün bütün dünyanın barış ve adalet için döneceği bir başkent. Bildiriyi duydukları zaman sıradan insanlar onun adına bir anıt yapılmasına yetecek kadar para bağışladılar. Çoğu, onu Yaratıcı’dan yalnızca bir kat aşağıda görüyordu. Kısa bir kat. Anıtı oymak ve inşa etmek beş yıl sürdü. Şahinkanadı’nın, kendisinden yüz kat büyük heykeli. Onu tam buraya, şehrin çevresinde yükseleceği yere diktiler.”

“Burada hiç şehir olmadı,” diye alay etti Egwene. “Olsa birşeyler kalırdı. Herhangi bir şey.”

Elyas çevreyi gözlemeye devam ederek başını salladı. “Gerçekten de olmadı. Heykelin bittiği gün Şahinkanadı Artur öldü. Oğulları ve akrabalarının kalanı Şahinkanadı’nın tahtına kim oturacak, diye kavga etmeye başladı. Heykel bu tepelerin arasında yalnız kaldı. Oğulları, yeğenleri, kuzenleri öldü ve Şahinkanadı’nın kanından olan son kişi bile yeryüzü üzerinden silindi –belki Aryth Okyanusu’nun öte tarafına gidenler dışında. Ellerinden gelse onun anısını bile silmek isteyecekler vardı. Sırf adı geçiyor diye kitaplar yakıldı. Sonunda onun hakkında, hikayelerden başka hiçbir şey kalmadı ve onların da çoğu yanlış. İhtişamı buna geldi işte.