Выбрать главу

“Bu taraftan,” dedi.

Herhangi biri geliyor mu diye omzunun üzerinden arkaya bakarak tepeye koşturdu. Hiçbir şey yoktu –henüz. Birkaç kez durup, diğerleri arkasından sendeleyerek gelirken beklemek zorunda kaldı. Egwene, Bela’nın boynuna eğilmişti, kısrak düzensiz zeminde adımlarını dikkatle atıyordu. Perrin ikisinin de sandıklarından daha fazla yorulmuş olması gerektiğini düşündü. Umarım burası iyi bir saklanma yeridir. Bir başkasını arayabileceğimizi hiç sanmıyorum.

Tepenin dibinde gökyüzünün önünde hatları seçilen, neredeyse zirveye kadar uzanan dev, düz kayayı inceledi. İri kayanın oluşturduğu düzensiz, üç yüksek, bir alçak adımda tuhaf bir şekilde tanıdık bir şey vardı. Aradaki kısa mesafeyi tırmandı ve yanında yürüyerek taşı yokladı. Yüzyılların yıpratmasına karşın birleşen dört sütunu hâlâ hissedebiliyordu. Başının üzerinde eğik duran taşın basamaklara benzeyen tepesine baktı. Parmaklar. Şahinkanadı Artur’un elinde saklanacağız. Belki burada adaletinden biraz kalmıştır.

Egwene’e kendisine katılmasını işaret etti. Kız kıpırdamadı, bu yüzden Perrin tepeden aşağı kaydı ve ona ne bulduğunu anlattı.

Egwene yüzünü ileriye uzatarak tepeden yukarı baktı. “Nasıl bir şey görebiliyorsun?”

Perrin ağzını açtı, sonra kapattı. Çevresine bakınırken dudaklarını yaladı, çünkü ilk defa ne gördüğünün farkına varmıştı. Güneş batmıştı. Tamamen. Bulutlar dolunayı saklıyordu, ama ona alacakaranlığın koyu mor kalıntıları gibi geliyordu. “Kayayı yokladım,” dedi sonunda. “Öyle olmak zorunda. Buraya kadar gelseler bile bizi gölgelerden ayırt edemezler.” Atı elin altındaki sığınağa götürmek için Bela’nın dizginlerini aldı. Sırtında Egwene’in gözlerini hissedebiliyordu.

Kızın eyerden inmesine yardım ederken, havuz tarafında, gecenin içinde bağırışlar yükseldi. Kız elini Perrin’in koluna koydu ve delikanlı telaffuz edilmemiş soruyu işitti.

“Adamlar Rüzgar’ı gördüler,” dedi gönülsüzce. Kurtların düşüncelerinin anlamını çözmek güçtü. Ateş hakkında bir şey. “Meşaleleri var.” Kızı parmakların dibine oturttu ve yanına çöktü. “Aramak için gruplara ayrılıyorlar. Sayıları çok fazla ve kurtların hepsi yaralı.” Sesinin cesur çıkması için uğraştı. “Ama Benek ve diğerleri yaralı da olsalar yollarından uzak durmayı başarırlar ve bizi bulmayı beklemiyorlar. İnsanlar beklemedikleri şeyleri görmezler. Kısa süre sonra vazgeçip kamplarını kurarlar.” Elyas kurtlarla beraberdi ve onlar kovalanırken yanlarından ayrılmazdı. Çok fazla atlı. Çok ısrarlı. Neden bu kadar ısrarlılar?

Egwene’in başını salladığını gördü, ama karanlıkta kız fark etmedi. “Kurtulacağız, Perrin.”

Işık, diye düşündü şaşkınlık içinde, beni teselli etmeye çalışıyor.

Bağrışmalar sürdü, sürdü. Uzakta küçük meşale noktaları, karanlığın içinde minik ışık kıvılcımları hareket etti.

“Perrin,” dedi Egwene yumuşak sesle, “Güneşgünü’nde benimle dans eder misin? O zamana kadar köye dönersek?”

Delikanlının omuzları sarsılmaya başladı. Ses çıkarmıyordu ve gülüyor muydu, ağlıyor muydu, bilmiyordu. “Ederim. Söz.” Elleri istemsizce baltanın sapını daha sıkı kavradı ve onun hâlâ elinde olduğunu hatırlattı. Sesi fısıltıya dönüştü. “Söz,” dedi yine ve umut etti.

Meşale taşıyan adamlar on, on iki kişilik gruplar halinde tepelerin arasında at sürüyorlardı. Perrin kaç grup olduğunu çıkartamıyordu. Bazen aynı anda üç, dört grup görünüyor, öne arkaya yürüyorlardı. Birbirlerine bağırmaya devam ediyorlardı, zaman zaman gecenin içinde çığlıklar yükseliyordu. Atların çığlıkları, adamların çığlıkları.

Her şeyi birden çok noktadan görüyordu. Egwene’in yanında, yamaçta çöktü, meşalelerin karanlıkta ateşböcekleri gibi hareket etmesini izledi. Zihninde gecenin içinde Benek, Rüzgar ve Çekirge ile koşuyordu. Kuzgunlar kurtları çok yaralamıştı, daha uzağa ya da daha hızlı koşamıyorlardı, bu yüzden adamları karanlığa çekmeye, ateşlerinin korunağından uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Kurtlar gecenin içinde gezerken, insanlar hep sonunda ateşlerin güvenliğini arardı. Bazı atlılar iplerle binicisiz atlar çekiyordu; atlar kişniyor, gri şekiller aralarında dolanırken gözlerini iri iri açarak yuvarlıyor, çığlıklar atıyor, iplerini onları tutan adamlardan kurtarmaya çalışıyor, ellerinden geldiğince hızlı koşarak her yöne dağılıyorlardı. Gri şekiller karanlığın içinden kesici dişlerle fırladığı zaman binicisi olan atlar da çığlık atıyordu ve bazen çeneler boğazlarını parçalamadan hemen önce insanlar da çığlık atıyordu. Elyas’ın da orada olduğunu belirsizce hissetti, uzun bıçağı ile, tek bir keskin dişi olan iki bacaklı bir kurt gibi gecenin içinde yürüyordu. Sık sık bağırışlar küfüre dönüşüyordu, ama arayıcılar pes etmeye yanaşmıyordu.

Perrin aniden meşaleli adamların belirli bir düzen izlediğini fark etti. Ne zaman gruplardan bazıları görüş alanına girse, aralarından en az biri Egwene ile Perrin’in saklandığı tepeye yakın oluyordu. Elyas saklanın demişti, ama… Kaçsak? Belki durmadan hareket edersek karanlığın içinde saklanabiliriz. Belki. Bunun için yeterince karanlık olmalı.

Egwene’e döndü, ama bunu yaparken karar verme şansı elinden alındı. Bir düzine meşale tepenin dibine geldi, atların hareketleri ile sallanarak durdu. Mızrak başları meşale ışığı altında parladı. Perrin nefesini tutarak, eli balta sapını sıkı sıkı kavrayarak yerinde dondu.

Atlılar tepenin yanından geçtiler ama adamlardan biri bağırdı ve meşaleler geri döndü. Perrin çaresizce bir kaçış yolu arayarak düşündü. Ama yerlerinden kıpırdadıkları anda görüleceklerdi. Şimdiye kadar görülmemişlerse. Ve bir kez belirlendikten sonra, karanlıkta bile şansları olmazdı.

Atlılar tepenin dibine geldiler. Her adamın bir elinde mızrak, diğerinde meşale vardı. Atlarını dizlerinin basıncı ile sürüyorlardı. Meşalelerin ışığı altında Penin, Işığın Evlatları’nın beyaz pelerinlerini gö– rebilıyordu. Meşaleleri yükseğe kaldırıyor, eyerlerinde öne eğiliyor, Şahinkanadı Artur’un parmaklarının altındaki gölgelere bakıyorlardı.

“Orada bir şey var,” dedi içlerinden biri. Sesi, meşalesinin ışığının dışında olan şeylerden korkuyormuş gibi, aşırı yüksekti. “Size orada birinin saklanabileceğini söyledim. O bir at değil mi?”

Egwene, elini Perrin’in koluna koydu; gözleri karanlıkta iri iri açılmıştı. Hatlarını saklayan gölgeye rağmen sessiz sorusu açıktı. Ne yapacaklardı? Elyas ve kurtlar hâlâ gecenin içinde avlanıyorlardı. Aşağıdaki atlar sinirli sinirli ayak değiştirdiler. Eğer şimdi kaçarsak, bizi yakalarlar.

Beyazcübbelerden biri atını öne çıkardı ve tepeye bağırdı. “İnsan dilini anlıyorsanız, aşağı inin ve teslim olun. Işık’ta yürürseniz zarar görmezsiniz. Teslim olmazsanız hepiniz öldürüleceksiniz. Bir dakikanız var.” Uzun, çelik başlıkları meşale ışığı altında parlayan mızraklar indi.

“Perrin,” diye fısıldadı Egwene, “onlardan kaçamayız. Pes etmezsen bizi öldürecekler. Perrin?”