Выбрать главу

Elyas ve kurtlar hâlâ özgürdü. Bir başka uzak, fokurtulu çığlık Benek’i fazla yakından izleyen bir Beyazcübbe’nin yerini belli etti. Kaçarsak… Egwene ona bakıyor, ne yapacaklarını söylemesini bekliyordu. Kaçarsak… Başını bitkinlik içinde iki yana salladı ve büyülenmiş bir adam gibi ayağa kalktı, yamaçtan aşağı, Işığın Evlatları’na doğru sendeleyerek yürüdü. Egwene’in içini çektiğini ve gönülsüzce ayaklarını sürüyerek takip ettiğini duydu. Neden Beyazcübbeler, kurtlardan tutkuyla nefret ediyormuş gibi, bu kadar ısrarlı? Neden yanlış kokuyorlar? Rüzgar, atlılardan ona doğru estiğinde, kokularının yanlışlığını kendisi bile alabiliyormuş gibi geldi.

“Baltayı bırak,” diye havladı önderleri.

Perrin aldığını düşündüğü kokudan kurtulmak için burnunu kırıştırarak ona doğru sendeledi.

“Bırak şunu, hödük!” Önderin mızrağı Perrin’in göğsüne döndü.

Perrin bir an mızrak başına baktı. Göğsünü delip geçecek kadar çelik vardı orada. Aniden, “Hayır!” diye haykırdı. Atlıya bağırmıyordu.

Gecenin içinde Çekirge gelmişti ve Perrin kurtla birdi. Çekirge, kartalların süzülmesini izleyen, kartallar gibi gökyüzünde uçmak için can atan yavru. Kurt yavrusu devamlı hopluyor, sıçrıyordu, öyle ki sonunda bütün kurtlardan daha yükseğe hoplamaya başlamıştı. O yavrunun göklerde süzülme özlemini hiç kaybetmemişti. Gecenin içinde Çekirge geldi ve tek bir sıçrayışta yeri ardında bıraktı, kartallar gibi süzüldü. Çekirge’nin çeneleri mızrağını Perrin’e doğrultan adamın boğazında kapanmadan önce Beyazcübbelerin ancak küfretmek için zamanı oldu. İri kurdun hızı ikisini birden atın öbür yanına sürükledi. Perrin boğazın ezildiğini hissetti, kan tadı aldı.

Çekirge rahatlıkta yere kondu, öldürdüğü adamdan ayrılmıştı bile. Kürkü kanla keçeleşmişti, kendi kanı ve başkalarının kanlarıyla. Yüzündeki bir kesik sol gözünün olduğu yerde boş bir gözyuvası bırakmıştı. Sağlam gözü bir an Perrin’in gözleri ile buluştu. Koş, kardeşim! Sıçramak, son bir kez süzülmek için döndü ve bir mızrak onu yere mıhladı. İkinci bir çelik kaburgalarını deldi, altında yere saplandı. Tekmeler savurarak onu yerinde tutan mızrakları ısırmaya çalıştı. Süzülmek.

Perrin’in içini acı doldurdu ve içinde bir kurdun haykırışını taşıyan sözsüz bir çığlık attı. Düşünmeden, haykırmaya devam ederek öne sıçradı. Düşünemiyordu. Atlılar mızraklarını kullanamayacak kadar birbirlerine yaklaşmıştı ve balta ellerinde tüy gibi hafifti, çelikten dev gibi bir kurt dişi. Bir şey kafasına indi ve ölen kendisi mi, Çekirge mi, bilmeden yere yığıldı.

“… kartallar gibi süzülmek.”

Perrin mırıldanarak, sersem sersem gözlerini açtı. Başı acıyordu ve bunun nedenini hatırlamıyordu. Işığa karşı gözlerini kırpıştırarak çevresine bakındı. Egwene diz çökmüş, onu izliyordu. Bir çiftlik evinin orta büyüklükte bir odası olabilecek kare şeklinde bir çadırdaydılar. Zemin, kumaş kaplıydı. Her köşede, yüksek sehpaların üzerinde gaz lambaları parlak bir ışık veriyordu.

“Işık’a şükürler olsun, Perrin,” diye nefes verdi kız. “Seni öldürmüş olmalarından korktum.”

Perrin yanıt vermek yerine çadırdaki tek sandalyede oturan gri saçlı adama baktı. Bakışlarına, kara gözlü, babacan ifadeli bir yüz karşılık verdi. Zihninde, giydiği beyaz ve altın rengi, kolsuz cüppe, bembeyaz gömleğinin üzerine kayışlarla bağlanmış parlak zırh ile zıt bir yüz. İyicil bir yüze benziyordu, tok sözlü ve vakurdu, ve çadırdaki eşyaların zarif sadeliği ile uyumlu bir şey de vardı. Bir masa, katlanır bir yatak, düz beyaz leğen ve bir sürahi taşıyan bir sehpa ve üzerine basit, geometrik desenler işlenmiş tek bir ahşap sandık. Tahta olan eşyalar yumuşak bir parıltıya sahip olacak şekilde cilalanmıştı. Metal eşyalar parıldıyordu, ama çok parlak değillerdi ve gösterişli hiçbir şey yoktu. Çadırdaki her şey hüner izleri taşıyordu, ama yalnızca zanaatkarların –Luhhan Usta, ya da dolap imalatçısı Aydaer Usta gibi– çalışmasını izlemiş kişiler görebilirdi.

Adam kaşlarını çatarak küt parmakları ile iki küçük nesne yığınını karıştırdı. Perrin o yığınlardan birinin içeriklerini ve hançerini tanıdı. Moiraine’in verdiği gümüş para devrilerek yığından ayrıldı ve adam düşünceli bir biçimde onu yığına itti. Dudaklarını büzerek yığınları bıraktı ve masadan Perrin’in baltasını alıp kaldırdı. Dikkati Emond Meydanı’ndan gelenlere döndü.

Perrin ayağa kalkmaya çalıştı. İlk kez ellerinin ve ayaklarının bağlanmış olduğunu fark etti. Gözleri Egwene’e gitti. Kız üzüntüyle omuz silkti ve Perrin arkasını görebilsin diye döndü. El ve ayak bileklerine yarım düzine halat dolanmıştı ve derisine bastırıyorlardı. El ve ayak bileklerindeki bağların arasında bir ip gerilmişti, ayağa kalkacak olursa doğrulmasını engelleyecek kadar kısa bir ipti.

Perrin bakakaldı. Bağlanmış olmaları yeterince şaşırtıcıydı, ama üstlerinde atları tutacak kadar çok ip vardı. Bizim ne olduğumuzu sanıyorlar?

Gri saçlı adam düşünceli ve meraklı, onları izliyordu. Bir sorunu çözmeye çalışan al’Vere Efendi’ye benziyordu. Baltayı, unutmuş gibi tutuyordu.

Çadırın kapısı yana kaydı ve uzun boylu bir adam içeri girdi. Yüzü uzun ve zayıftı, gözleri o kadar derindi ki, mağaralardan dışarı bakıyor gibiydi. Üzerinde fazla et yoktu, yağ hiç yoktu; derisi altındaki kasların ve kemiklerin üzerinde gerilmişti.

Perrin, dışarıdaki geceye, kamp ateşlerine, çadırın girişinde nöbet tutan iki Beyazcübbeliye bir göz attı ve çadırın kapısı yerine düştü. Yeni gelen çadıra girer girmez, demirden bir çubuk gibi dimdik durdu, önüne, çadırın uzak duvarına gözlerini dikti. Zincir ve plaka zırhı, kar beyazı pelerini ve gömleği üzerinde gümüş gibi parlıyordu.

“Lord Kumandanım.” Sesi de duruşu kadar sert ve gıcırtılıydı, ama bir şekilde düz ve ifadesizdi.

Gri saçlı adam kayıtsız bir hareket yaptı. “Rahat, Byar Evlat. Bu… karşılaşma için verdiğimiz kayıpları hesapladın mı?”

Uzun boylu adam ayaklarını ayırdı, ama Perrin bunun dışında duruşunda rahatlığa benzer hiçbir şey göremedi. “Dokuz adam öldü, Lord Kumandan ve yirmi üç adam yaralandı. Yedisinin durumu ağır. Ama hepsi at binebilir. Otuz atın öldürülmesi gerekti. Dizardı kirişleri koparılmıştı!” Duygusuz sesi ile bunu vurguladı, sanki atların başına gelen adamların ölümleri ve yaralanmalarından daha kötüymüş gibi. “Kalan atların çoğu dağıldı. Gün doğduğunda onları bulabiliriz, Lord Kumandan, ama onları uzaklara sürecek kurtlar varken hepsini toplamak günler alabilir. Onları koruması gereken adamlar Caemlyn’e varana kadar gece nöbetine verildi.”

“Elimizde günler yok, Byar Evlat,” dedi gri saçlı adam ılımlı bir sesle. “Şafakta yola çıkıyoruz. Hiçbir şey bunu değiştiremez. Caemlyn’e zamanında ulaşmalıyız, değil mi?”

“Emredersiniz, Lord Kumandanım.”

Gri saçlı adam Perrin ve Egwene’e bir bakış fırlattı, sonra bakışlarını çevirdi “Bu iki genç dışında, durumu nasıl açıklayabiliriz?”

Byar derin bir nefes aldı ve bir an duraksadı. “Bunlarla birlikte olan kurdun derisini yüzdürdüm, Lord Kumandan. Deri, Lord Kumandanımın çadırı için güzel bir halı olacak.”

Çekirge! Perrin ne yaptığını fark etmeden hırladı ve ipleri ile mücadele etti. İpler derisini kesti –bilekleri kanla kayganlaştı– ama kopmadılar.

Byar ilk defa tutsaklara baktı. Egwene, adamdan uzaklaşmaya başladı. Adamın yüzü de sesi gibi ifadesizdi, ama çukur gözlerinde zalim bir ışık yanıyordu. Tıpkı Ba’alzamon’un gözlerinde yanan alevler gibi. Byar, bu geceden önce hiç görmediği insanlarmış gibi değil, uzun yıllardır düşmanları olan insanlarmış gibi nefret ediyordu onlardan.