Bir akşam, guruldayamayacak kadar boş midelerle bata çıka yürürlerken, güneş alçak ve zayıf parlarken, görünürde çalılardan başka bir şey yokken, Rand, kabzasında yakut olan hançerden bahsetti. Gökyüzünde kara bulutlar toplanıyordu, gece yağmur yağacaktı. Rand şanslı olacaklarını umuyordu; belki buz gibi bir serpintiden başka bir şey yağmazdı.
Mat’in durduğunu ancak birkaç adım geçtikten sonra fark etti. O da durdu, çizmelerinin içinde ayak parmaklarını kıvırdı. En azından ayakları sıcaktı. Omuzlarındaki kayışları kaydırdı. Battaniye rulosu ve Thom’un bohça yapılmış pelerini ağır değildi, ama boş mideyle yürünen birkaç kilometreden sonra birkaç kilo bile çok ağır geliyordu. “Sorun ne, Mat?” dedi.
“Neden onu satmaya bu kadar heveslisin?” diye sordu Mat öfkeyle. “Onu ben buldum. Saklamak isteyebileceğim hiç aklına geldi mi? Hiç olmazsa bir süre. Eğer bir şey satmak istiyorsan, o lanet kılıcı sat!”
Rand elini balıkçıl damgalı kabzada gezdirdi. “Bu kılıcı bana babam verdi. Onundu. Babanın verdiği bir şeyi satmanı istemezdim senden. Kan ve küller, Mat, aç gezmek hoşuna mı gidiyor? Her neyse, onu alacak birisini bulabilsen bile, böyle bir kılıç ne getirir ki? Bir çiftçi kılıcı ne yapsın? O yakut, Caemlyn’e arabayla gitmemize yetecek kadar para eder. Hattâ belki Tar Valon’a. Ve her öğünü handa yeriz ve her gece yatakta uyuruz. Belki dünyanın yarısını yürüyerek aşmak ve yerde uyumak fikrinden hoşlanıyorsundur, ha?” Mat’e dik dik baktı, arkadaşı bakışlarına karşılık verdi.
O şekilde yolun ortasında durdular. Sonunda Mat aniden huzursuzca omuz silkti ve bakışlarını yere indirdi. “Onu kime satayım, Rand? Bir çiftçi tavukla öder karşılığını; tavuk vererek araba alamayız. Ve geçtiğimiz herhangi bir köyde onu çıkarsam, muhtemelen çaldığımızı düşünürler. Işık bilir, o zaman neler olur?”
Rand bir an sonra gönülsüzce başını salladı. “Haklısın. Biliyorum. Üzgünüm; seni terslemek istemedim. Yalnızca açım ve ayaklarım acıyor.”
“Benimkiler de.” Öncekinden de büyük bir bitkinlikle yürüyerek yola koyuldular. Rüzgar yükselerek yüzlerine toz uçurdu. “Benimkiler de.” Mat öksürdü.
Çiftlikler, onlara biraz yiyecek ve soğuktan uzak birkaç gece geçirmelerini sağladı. Çalıların altında geçirilen bir gece ile karşılaştırılınca, bir saman yığını, içinde ateş yanan bir oda kadar sıcaktı ve saman yığınları, üzerinde örtü olmasa da, yeterince derine gömülürsen en şiddetli yağmurları bile geçirmiyordu. Mat birkaç kez yumurta çalmayı denedi ve bir kez uzun bir ipin ucunda otlamaya bırakılmış bir ineği sağmaya çalıştı. Çoğu çiftliğin köpekleri vardı ve çiftlik köpekleri dikkatliydi. Rand’a göre, enselerinde uluyan köpeklerle üç kilometre koşmak, iki, üç yumurta için çok büyük bir bedeldi, özellikle de köpeklerin gidip, sığındıkları ağaçtan inmelerine izin vermesinden önce saatler geçtiği zaman. Asıl üzüldüğü o saatlerdi.
Bunu yapmaktan hoşlanmıyordu, ama Rand çiftlik evlerine gündüz yaklaşmayı tercih ediyordu. Buna rağmen birkaç kez, daha tek laf edilmeden köpekleri üstlerine saldılar, çünkü söylentiler ve zamanların kötülüğü, başkalarından uzak yaşayan insanların yabancılardan şüphelenmesine sebep oluyordu, ama sık sık bir saat odun kesmek ya da su çekmek bir öğün ve bir yatak kazanmalarını sağlamıştı; o yatak, ahırdaki bir saman yığını olsa bile. Ama bir iki saat iş yapmak, yerlerinde saydıkları bir iki saat gün ışığı demekti, Myrddraallerin yetişmesi için bir iki saat. Rand bazen Solukların bir saatte ne kadar yol yaptıklarını merak ediyordu. Boşa geçen her dakikaya sinirleniyordu, –ama bir çiftçi karısının sıcak çorbasını kaşıklarken bunu hiç düşünmüyordu. Ve yiyecek bulamadıklarında, geçen her dakikayı Caemlyn’e ilerlemek için kullandıklarını düşünmek, boş midelerini yatıştırmaya pek yaramıyordu. Rand zaman harcamak mı daha kötü, yoksa aç gezmek mi, karar veremiyordu, ama Mat midesi ya da yakalanma endişelerinin ötesine geçmişti.
“Hem, onlar hakkında ne biliyoruz ki?” diye sordu Mat bir akşam, küçük bir çiftlikte, ahırdaki tezekleri temizlerlerken.
“Işık, Mat, onlar bizim hakkımızda ne biliyorlar?” Rand hapşırdı. Bellerine kadar soyunmuşlardı, her tarafları ter ve saman kaplanmıştı, saman tozları havada asılıydı. “Benim bildiğim, bize biraz kuzu kızartması ve uyumak için gerçek bir yatak verecekleri.”
Mat, yabasını samanlara ve tezeğe daldırdı ve bir elinde kova, diğerinde bir tabure, ahırdan çıkan çiftçiye kaşlarını çatarak yan yan baktı. Derisi köseleye dönmüş, gri saçları seyrelmiş çiftçi Mat’in ona baktığını görünce yavaşladı, sonra bakışlarını kaçırarak ahırdan dışarı seyirttti. Telaşı içinde kovanın kenarından süt saçmıştı.
“Bir şeyin peşinde, sana söylüyorum,” dedi Mat. “Benimle nasıl göz göze gelmek istemediğini gördün mü? Daha önce hiç görmedikleri iki gezgine neden bu kadar dostcanlısı davranıyorlar? Bana bunu söyle.”
“Karısı, onlara torunlarını hatırlattığımızı söylüyor. Onlar hakkında endişelenmeyi keser misin? Asıl endişelenmemiz gereken şey arkamızda. Umarım.”
“Bir şeyin peşinde,” diye mırıldandı Mat.
İşlerini bitirdikleri zaman ahırın önündeki tulumda temizlendiler. Gölgeleri batan güneşle uzamıştı. Rand çiftlik evine doğru yürürken gömleği ile kurulandı. Çiftçi onları kapıda karşıladı, değneğine kayıtsızlıkla yaslanmıştı. Arkasında karısı önlüğünü kavramış, dudağını çiğneyerek omzunun üzerinden bakıyordu. Rand içini çekti; artık onlara torunlarını hatırlattıklarını sanmıyordu.
“Bu gece oğullarımız bizi ziyarete geliyor,” dedi yaşlı adam. “Dördü birden. Unutmuşum. Dördü de geliyor. İri çocuklar. Güçlü. Her an burada olabilirler. Korkarım size söz verdiğim yataklar bize lazım.”
Karısı yanından bir peçeteye sarılmış küçük bir bohça uzattı. “Alın. Ekmek, peynir, turşu ve kuzu. İki öğüne yeter. Alın.” Kırışık yüzü, lütfen alıp gitmelerini istiyordu.
Rand bohçayı aldı. “Teşekkür ederim. Anlıyorum. Gel, Mat.”
Mat homurdana homurdana gömleğini başından geçirerek takip etti. Rand yemek için durmadan önce araya ellerinden geldiğince çok mesafe koymalarının en iyisi olacağına karar verdi. Yaşlı çiftçinin bir köpeği vardı.
Daha kötü olabilirdi, diye düşündü. Üç gün önce, bir çiftçi daha çalışırlarken köpekleri üstlerine salmıştı. Köpekler, çiftçi ve iki oğlu, vazgeçmeden önce sopalarla onları Caemlyn Yolu’nda, sekiz yüz metre kovalamıştı. Eşyalarını kapıp kaçmaya ancak zaman bulmuşlardı. Çiftçi, ok takılmış bir yay taşıyordu.
“Geri dönmeyin, duydunuz mu?” diye bağırmıştı arkalarından. “Neyin peşinde olduğunuzu bilmiyorum, ama o kayık gözlerinizi bir daha görmeyeyim.”
Mat, sadağını karıştırarak geri dönecek olmuştu, ama Rand onu sürüklemişti. “Sen deli misin?” Mat ona asık suratla bakmıştı, ama en azından koşmaya devam etmişti.
Rand bazen çiftliklerde durmaya değip değmediğini merak ediyordu. Mat gittikçe yabancılardan daha fazla şüpheleniyordu ve bunu gittikçe daha az saklayabiliyordu. Ya da saklamaya zahmet ediyordu. Aynı iş için aldıkları yemekler gittikçe azaldı, bazen uyumaları için ahır bile teklif edilmemeye başladı. Ama sonra Rand’ın aklına tüm sorunları için bir çözüm geldi. Ya da öyle göründü. Grinwell’in çiftliğindeydiler.
Grinwell Efendi ve karısının dokuz çocuğu vardı. En büyük kızları, Rand ve Mat’ten bir yaş küçüktü. Grinwell Efendi gürbüz bir adamdı ve çocukları yanındayken muhtemelen fazladan yardıma ihtiyaç duymuyordu, ama Rand ve Mat’i süzdü, lekeli giysilerine ve tozlu çizmelerine baktı ve bazen yetişebileceklerinden çok işleri olduğunu söyledi. Grinwell Hanım masasında yemek yiyeceklerse, bunu o pis şeyleri giyerken yapamayacaklarını söyledi. Çamaşır yıkamak üzereydi ve kocasının eski giysilerinden bazılarını çalışırken giyebilirlerdi. Kadın bunu söylerken gülümsedi ve bir an için Rand’a al’Vere Hanım gibi göründü, ama kadının saçları sarıydı; Rand daha önce o renk saç hiç görmemişti. Kadının gülümsemesi ona dokunduğu zaman Mat bile gerginliğini biraz yitirmiş göründü. En büyük kız bambaşka bir konuydu.