Sorun, Mat’in haklı olmasıydı. O da açtı. Ve salon doluyken, zaman geçtikçe daha da dolarken Hake’in nasıl sorun çıkaracağını göremiyordu. Kapıdan çıkan ya da Jak ve Strom tarafından dışarıya atılan her adama karşılık, sokaktan iki kışı geliyordu. Top çevirme ya da özel bir ezgi için sesleniyorlardı, ama daha çok içki içmek ve hizmetkar kadınları ellemekle ilgileniyorlardı. Ama bir adam farklıydı.
Dans Eden Arabacı’daki kalabalığın içinde, her açıdan sırıtıyordu. Görünüşe göre tüccarlar bu harap handan hoşlanmıyordu; Rand’ın anlayabildiği kadarıyla, kendilerine özel odaları bile yoktu. Müşterilerin hepsi kaba giysili, kaba derili, güneşte ve rüzgarda çalışan adamlardı. Bu adam zarif ve etliydi, elleri yumuşak görünüyordu, kadife bir ceketi vardı, omuzlarına mavi ipek çevrili koyu yeşil kadifeden bir pelerin atılmıştı. Giysilerinin hepsi pahalı görünüyordu. Ayakkabıları –çizme değil yumuşak, kadife terliklerdi– Dört Kral’ın delik deşik so– kaklan için yapılmamıştı. Ya da herhangi bir sokak için.
Adam, karanlık çöktükten epey sonra geldi, ağzı tatsız tatsız bükülerek çevresine bakınırken pelerinindeki yağmur damlalarını silkeledi. Odayı bir kez taradı, gitmek için döndü, sonra aniden, Rand’ın görebildiği kadarıyla sebepsiz yere irkildi ve Jak ile Strom’un biraz önce boşalttığı bir masaya oturdu. Masasında bir hizmetkar durdu, sonra ona bir kupa şarap getirdi, ama adam kupayı bir kenara itti ve bir daha dokunmadı. Kadın iki seferinde de masayı terk etmek için acele eder göründü, ama adam ona dokunmaya çalışmadı, hattâ bakmadı bile. Adamda kadını rahatsız eden ne varsa, ona yaklaşan başkaları da fark etti. Yumuşak görüntüsüne rağmen, ne zaman elleri nasırlı bir araba sürücüsü masasını paylaşmaya karar verse, tek bir bakışı adamı başka yer aramaya gönderiyordu. Odada kendisinden –ve Rand ile Mat’ten– başka hiç kimse yokmuş gibi oturuyordu. Onları, her parmağında birer yüzük parıldayan ellerini önünde kenetleyerek izledi. Onları tatmin dolu bir tanıma gülümsemesi ile izledi.
Yine yer değiştirirlerken, Rand Mat’e mırıldandı ve Mat başını salladı. “Onu gördüm,” diye mırıldandı. “Kim o? Onu tanıyormuşum gibi geliyor.”
Aynı düşünce Rand’ın aklına da gelmiş, kafasını kurcalamış, ama adamın kim olduğunu bir türlü çıkartamamıştı. Ama o yüzü başka bir yerde gördüğünden emindi.
İki saat gösteri yaptıktan sonra Rand flütü çantasına yerleştirdi ve Mat eşyalarını topladı. Alçak platformdan inerlerken Hake, dar yüzü öfkeyle çarpılmış bir halde koştura koştura geldi.
“Yemek zamanı,” dedi Rand ondan önce, “ve eşyalarımızın çalınmasını istemiyoruz. Aşçıya söylemek ister misin?” Hake hâlâ öfkeli, tereddüt etti, başarısız bir şekilde bakışlarını Rand’ın kollarında tuttuklarından koparmaya çalıştı. Rand kayıtsızlıkla el değiştirdi ve bir elini kılıcının üzerine koydu. “Belki de bizi sokağa atmayı denersin.” Vurguyu bilerek yapmıştı, sonra ekledi, “Bu gece çalacağımız daha çok şey var. Bu kalabalığın para harcamaya devam etmesini sağlayacaksak gücümüzü korumamız gerek. Biz açlıktan bayılırsak, bu oda sence daha ne kadar dolu kalır?”
Hake’in gözleri, ceplerini dolduran adamlarla dolu odada gezindi, sonra döndü ve başını hanın arka kapısından içeri soktu. “Şunları besleyin!” diye bağırdı. Hızla Rand ile Mat’e döndü ve hırladı. “Çok sürmesin. Son adam da gidene kadar burada kalmanızı bekliyorum.”
Müşterilerden bazıları müzisyen ve jonglör için bağırmaya başlamıştı. Hake dönüp onları yatıştırdı. En heveslilerden biri kadife pelerinli adamdı. Rand Mat’e takip etmesini işaret etti.
Mutfağı hanın ön tarafından sağlam bir kapı ayırıyordu ve bir hizmetkarın geçmesi için kapının açıldığı zamanlar hariç, mutfakta çatıdan gelen yağmur sesleri salondaki gürültüden yüksekti. Büyük bir odaydı, sobalar, fırınlar yüzünden sıcak ve buharlıydı ve ortadaki dev masa hazırlanmakta olan yiyecekler ve servis edilmeye hazır tabaklarla doluydu. Hizmetkar kadınlardan bazıları arka kapının yanındaki bir sıraya toplanmış, ayaklarını ovuşturuyor, hep bir ağızdan şişman aşçı ile gevezelik ediyorlardı. Aşçı bir yandan konuşuyor, bir yandan sözlerini vurgulamak için iri bir kaşığı sallıyordu. Rand ve Mat girerken hepsi başlarını kaldırdı, ama ne sohbetlerini yavaşlattılar, ne de ayaklarını ovmaktan vazgeçtiler.
“Şansımız varken buradan gitmeliyiz,” dedi Rand yumuşak bir sesle, ama Mat gözlerini aşçının biftek, patates ve bezelyeyle doldurduğu tabaklara dikerek başını iki yana salladı. Kadın ikisine bakmadı bile, masanın üzerindeki eşyaları dirseği ile yana ittirip tabakları koyarken, birer de çatal çıkarırken diğer kadınlarla konuşmaya devam etti.
“Yemek yedikten sonra zamanımız olur.” Mat bir sıraya kaydı ve çatalını kürek gibi kullanmaya başladı.
Rand içini çekti, ama Mat’in yaptığını yaptı. Önceki geceden bu yana, yalnızca küçük bir ekmek parçası yiyebilmişti. Karnı bir dilencinin kesesi kadar boştu ve mutfağı dolduran yemek kokulan, dayanmasını daha güçleştiriyordu. Hızla ağzını doldurmaya başladı, ama Mat tabağını aşçıya tekrar doldurturken, Rand ancak kendisininkinin yarısını bitirmişti.
Kadınların konuşmalarına kulak misafiri olmak istememişti, ama bazı cümleler ona kadar geldi ve dikkatini çekti.
“Bana çılgınca geliyor.”
“Çılgınca ya da değil, işittiğim bu. Buraya gelmeden önce kasabadaki hanların yarısına gitmiş. İçeri girmiş, çevreye bakınmış ve tek söz söylemeden dışarı çıkmış. Kraliyet Hanı’nda bile. Sanki hiç yağmur yağmıyormuş gibi.”
“Belki en rahat yerin burası olduğunu düşünmüştür.” Bu, kahkaha fırtınaları yarattı.
“Benim işittiğim, Dört Kral’a gece çöktükten sonra geldiği. Atları çok zorlanmış gibi soluk soluğaymış.”
“Karanlığa kalacak şekilde nereden gelmiş ki? Yolculuğa çıkarken plan yapmamak için aptal olmak gerek.”
“Eh, belki aptalın biri, ama zengin bir aptal. Hizmetkarları ve çantaları için bir arabası daha olduğunu duydum. Orada çok para var. Pelerinini gördünüz mü? O pelerin bende olsa, hiç fena olmazdı.”
“Bence biraz tombul, ama hep derim. Yanında yeterince altın geliyorsa, hiçbir erkek çok şişman olamaz.” Hepsi kıkırdayarak iki büklüm oldular. Aşçı başını arkaya attı ve kahkahalarla kükredi.
Rand çatalını tabağa düşürdü. Kafasında hiç hoşlanmadığı bir düşünce belirmişti. “Birazdan dönerim,” dedi. Mat ağzına bir parça patates tıkarak başını salladı.
Rand ayağa kalkarken pelerini ile beraber kılıç kemerini de aldı, arka kapıdan çıkarken beline taktı. Kimse ona dikkat etmedi.
Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Rand pelerinini omuzlarına attı ve başlığı kafasına çekti. Ahır avlusunda koşarken pelerininin önünü kapalı tuttu. Bir yağmur perdesi, şimşek çaktığı zamanlar hariç her şeyi gizliyordu, ama o aradığını buldu. Atlar ahıra götürülmüştü, ama iki siyah vernikli araba dışarıda ıslak ıslak parlıyordu. Gökgürültüsü homurdandı ve hanın üzerinde bir şimşek çaktı. Kısa ışık patlamalarında, Rand arabaların kapısına yazılmış ismi okudu. Howal Gode.
Onu döven yağmura aldırmadan, artık göremediği isme bakarak durdu. Siyah vernikli, kapılarında sahiplerinin ismi yazılı arabaları ve ipek çevrili kadife pelerinler ve kadife terlikler giymiş zarif, iyi beslenmiş adamları nerede gördüğünü hatırlamıştı. Beyazköprü. Beyazköprülü bir tüccarın Caemlyn’e gitmek için kesinlikle geçerli sebepleri olabilirdi. Buraya, senin bulunduğun bana gelmeden önce kasabadaki hanların yansına gitmesini sağlayan bir sebep mi? Sana, aradığı şeyi bulmuş gibi bakmasını sağlayan bir sebep mi?