Rand ürperdi ve aniden sırtından aşağı süzülen yağmur damlalarını hissetti. Pelerini sıkı dokunmuştu, ama bu tür sağanaklara dayanmak için yapılmamıştı. Gittikçe derinleşen birikintilere dalarak hana seyirtti. İçeri girecekken Jak kapıya dikildi.
“Vay vay vay. Karanlıkta tek başına. Karanlık tehlikelidir, evlat.” Islak saçlar Rand’ın alnına yapışmıştı. Ahır avlusu ikisi dışında boştu. Hake’in kılıcı ve flütü, salondaki kalabalığı feda edecek kadar çok istediğine mi karar verdiğini merak etti Rand.
Bir eliyle gözlerindeki suyu sildi, diğerini kılıcının üzerine koydu. Pürüzlü deri ıslakken bile sağlam bir kavrayış sağlıyordu. “Hake, o kadar adamın, eğlence olan başka bir yere gitmek yerine sırf birası için burada kalacağına mı karar verdi? Eğer öyleyse, şimdiye dek yaptıklarımızı yemeğe sayarız ve gideriz.”
Kapının içinde kuru kalan iriyarı adam yağmura baktı ve hıhladı. “Bu havada mı?” Gözleri, Rand’ın kılıcın kabzasındaki eline kaydı. “Biliyor musun, Strom ve ben iddiaya girdik. O, kılıcını ihtiyar büyükannenden çaldığını düşünüyor. Bense, büyükannenin seni eline geçirse, domuz ağılında evire çevire döveceğini ve kuruman için asacağını düşünüyorum.” Sırıttı. Dişleri çarpık ve sararmıştı ve sırıtmak, adamın daha da sert görünmesine neden oluyordu. “Daha gece uzun, evlat.” Rand, yanından geçti, Jak çirkin bir gülüş ile onu içeri aldı.
Rand içeri girince pelerini bir kenara attı ve kendini birkaç dakika önce terk ettiği sıraya bıraktı. Mat, ikinci tabağını bitirmiş, üçüncüsü üzerinde çalışıyordu. Daha yavaş, ama daha dikkatli yiyordu, bu onu öldürecek olsa bile, son lokmasına dek bitirmeye kararlı gibiydi. Jak, ahır avlusuna giden kapının yanında oturdu, duvara yaslandı ve onları izlemeye başladı. Aşçı bile o oradayken konuşma eğiliminde değildi.
“Adam Beyazköprü’den,” dedi Rand alçak sesle. Hangi adamdan bahsettiğini söylemesine gerek yoktu. Mat’in başı ona döndü. Tabak ile ağzı arasında, bir parça bifteğe saplanmış çatal havada asılı kaldı. Jak’ın izlediğini bilen, Rand, tabağındaki yiyecekleri karıştırdı. Açlıktan ölüyor bile olsa tek lokma yiyemezdi, ama Mat’e, arabaları ve dinlememiş olması olasılığına karşılık kadınların söylediklerini anlatırken bezelyelerle ilgileniyormuş gibi yaptı.
Anlaşılan Mat dinlememişti. Şaşkınlık içinde gözlerini kırptı, dişlerinin arasından ıslık çaldı, sonra çatalındaki ete bakıp kaşlarını çattı ve çatalını tabağa fırlatırken homurdandı. Rand hiç olmazsa tedbirli davranmayı akıl edebilmesini diledi.
“Bizim peşimizde,” dedi Mat, Rand sözünü bitirdiği zaman. “Karanlıkdostu mu?”
“Belki. Bilmiyorum.” Rand Jak’a baktı. İriyarı adam gerindi, bir demircinin omuzları kadar geniş omuzlarını silkti. “Sence onun yanından geçip gidebilir miyiz?”
“Hake ile diğerini getirecek kadar gürültü yapmadan geçemeyiz. Burada durmamamız gerektiğini biliyordum.”
Rand ağzını açtı, ama o bir şey diyemeden Hake ve diğer iri adam salonun kapısından içeri girdi. Strom’un iri bedeni Hake’in omzunun üzerinden görülebiliyordu. Jak arka kapının önüne geçti. “Tüm gece yemek mi yiyeceksiniz?” diye gürledi Hake. “Sizi burada yatasınız diye beslemedim.”
Rand arkadaşına baktı. Mat, daha sonra, diye sessizce dudaklarını oynattı ve Hake, Strom ve Jak’ın dikkatli gözleri altında eşyalarını toparladılar.
Rand ile Mat salona girer girmez, top çevirme talepleri ile istenilen ezgilerin isimleri şamatanın üzerinden yükseldi. Kadife pelerinli adam –Howal Gode– çevresindeki her şeyi hâlâ görmezden geliyor gibiydi, ama yine de sandalyesinin ucunda oturuyordu. Onları görünce arkasına yaslandı, dudaklarına tatmin dolu bir gülümseme döndü.
Rand, yükseltinin önünde ilk sırayı aldı ve kafasını vermeden “Kuyudan Su Çekerken”i çaldı. Kimse çıkardığı birkaç yanlış notayı fark etmiş görünmedi. Rand nasıl kaçacaklarını düşünmeye çalışıyor, bir yandan da Gode’a bakmaktan kaçınıyordu. Adam peşlerindeyse, bunu bildiklerini belli etmelerinin anlamı yoktu. Kaçmaya gelince…
Rand daha önce, bir hanın ne kadar iyi bir tuzak olduğunu fark etmemişti. Hake, Jak ve Strom onlara gözkulak olmak zorunda bile değildi; o ve Mat yükseltiyi terk ederse kalabalık onlara haber verirdi. Salon insanlarla dolu olduğu sürece Hake Jak ve Strom’u üstlerine gönderemezdi, ama salon dolu olduğu sürece Hakem haberi olmadan kaçamazlardı da. Ve Gode her hareketlerini izliyordu. O kadar komikti ki, kusmak üzere olmasa kahkaha atardı. Tedbirli olmaları ve fırsat beklemeleri gerekiyordu.
Mat ile yer değiştirdiğinde Rand kendi kendine homurdandı. Mat Hake’e, Strom’a, Jak’a, fark edilip edilmediğini, neden diye merak edeceklerini düşünmeden dik dik bakıyordu. Toplar elinde değilken, eli ceketinin altına gidiyordu. Rand ona tısladı, ama o dikkat etmedi. Hake o yakutu görürse, yalnız kalana kadar beklemeyebilirdi. Salondaki adamlar görürse, yansı Hake’e katılırdı.
En kötüsü, Mat Beyazköprülü tüccara –adam Karanlıkdostu muydu?– herkesten fazla bakıyordu ve Gode durumun farkındaydı. Fark etmemesi imkansızdı. Ama bu, onun soğukkanlılığını hiç etkilememişti. Tam tersine, gülümsemesi derinleşmiş, Mat’e eski bir tanıdığıymış gibi bakmış, sonra bakışlarını Rand’a çevirip tek kaşını sorarcasına kaldırmıştı. Rand, sorunun ne olduğunu bilmek istemiyordu. Adama bakmaktan kaçınmaya çalıştı, ama bunun için çok geç olduğunu biliyordu. Çok geç. Yine çok geç.
Kadife pelerinli adamın soğukkanlılığını yalnızca tek bir şey sarsmış gibiydi. Rand’ın kılıcı. Belinden çıkarmamıştı. İki, üç adam sendeleyerek yaklaşmış, kendini korumaya ihtiyaç duyacak kadar kötü çaldığını düşünüp düşünmediğini sormuşlardı, ama hiçbiri kabzadaki balıkçılı fark etmemişti. Gode fark etmişti. Solgun ellerini yumruk yaptı ve gülümsemesi dönmeden önce uzun uzun kılıca kaşlarını çattı. Tekrar gülümsediği zaman, kendinden eskisi kadar emin değildi.
En azından bir iyi şey, diye düşündü Rand. Balıkçıl damgasını benim kazandığımı düşünürse, belki bizi rahat bırakır. Sonra tek endişelenmemiz gereken, Hake ve kabadayıları olur. Hiç de rahatlatıcı bir düşünce değildi ve kılıç olsa da olmasa da, Gode izlemeye devam etti. Ve gülümsemeye.
Rand’a gece bir sene sürmüş gibi geldi. Tüm gözler üzerindeydi: Hake, Jak ve Strom bataklığa saplanmış bir koyunu izleyen akbabalar gibi, Gode daha da kötü bir şeyi bekler gibiydi. Rand odadaki herkesin aynı gizli amaç ile izlediğini düşünmeye başladı. Ekşi şarap kokuları, pis, terli bedenlerin kokuları başını döndürdü, gürültü üzerine üzerine geldi ve sonunda bakışları bulanıklaşmaya, kendi flütünün sesi bile kulaklarını tırmalamaya başladı. Gökgürültüsü kafasının içinde çatır– diyor gibiydi. Bitkinlik, üzerine demirden bir ağırlık gibi çökmüştü.
Zaman içinde, şafakla kalkma gerekliliği insanları gönülsüzce karanlığa sürüklemeye başladı. Bir çiftçi yalnızca kendisine hesap verirdi, ama tüccarların, arabacıların ücretini kendileri öderken akşamdan kalanlara karşı ne kadar duygusuz davrandığı iyi bilinirdi. Salon yavaş yavaş boşaldı, yukarıda odaları olanlar bile, yataklarını bulmak için sendeleyerek uzaklaştılar.
İçeride kalan son müşteri Gode idi. Rand esneyerek flüt çantasına uzanırken, Gode ayağa kalktı ve pelerinini koluna astı. Hizmetkar kadınlar, dökülmüş şarapların, kırık çanakların pisliğine söylenerek temizlik yapıyordu. Hake iri bir anahtarla ön kapıyı kilitledi. Gode bir an için Hake’i köşeye kıstırdı ve Hake ona bir oda göstermesi için kadınlardan birini çağırdı. Kadife pelerinli adam merdivende kaybolmadan önce Rand ile Mat’e bilmiş bilmiş gülümsedi.