Выбрать главу

Hake de, Rand ve Mat’e bakıyordu. Jak ve Strom yanında duruyordu.

Rand telaşla eşyalarını omuzlarına asma işini bitirdi ve kılıcına uzanabilmek için eşyaları sol eli ile arkada tuttu. Kılıcın kabzasını kavramadı, ama hazır olduğunu bilmek istiyordu. Esnemesini bastırdı; ne kadar yorgun olduğunu anlamamaları gerekiyordu.

Mat, yayını ve birkaç parça eşyasını omuzladı, ama Hake ile kabadayılarının yaklaştığını görünce elini ceketinin altına götürdü.

Hake bir gaz lambası taşıyordu. Rand şaşkınlık içinde adamın hafifçe eğildiğini ve yandaki bir kapıya işaret ettiğini gördü. “Paletleriniz bu tarafta.” Hareketi yalnızca dudaklarının hafifçe kıvrılması ile bozuldu.

Mat, Jak ve Strom’u işaret ederek. “Bize yataklarımızı göstermek için bu ikisine mi ihtiyacın var?” dedi.

“Ben malı mülkü olan bir adamım,” dedi Hake, kirli önlüğünü düzelterek, “ve malı mülkü olan adamlar ne kadar ihtiyatlı davransa yetmez.” Bir gökgürültüsü pencereleri sarstı ve adam anlamlı anlamlı tavana baktı, sonra dişlerini göstererek sırıttı. “Yataklarınızı görmek istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”

Rand gitmek istediklerini söylese ne olacağını merak etti. Lan’in gösterdiği egzersizlerin dışında o kılıcı kullanmayı gerçekten bilseydin… “Yolu göster,” dedi, sesinin sert çıkması için çaba göstererek. “Arkamda birisinin olmasından hoşlanmam.”

Strom kıkırdadı, ama Hake sakin sakin başını salladı ve yan kapıya döndü. İki iri adam arkasından sallana sallana yürüdü. Rand derin bir nefes alarak özlemle mutfak kapısına baktı. Hake arka kapıyı kilitlemişse, şimdi kaçmaya çalışmak kaçınmayı umduğu şeyi başlatırdı. Asık suratla hancıyı izledi.

Rand yan kapıda tereddüt etti ve Mat arkadan çarptı. Hake’in lambasını neden getirdiği belli olmuştu. Kapı zifiri karanlık bir koridora açılıyordu. Yalnızca Hake’in taşıdığı, Jak ile Strom’u siluet halinde gösteren lamba Rand’a yola devam etme cesareti verdi. Arkalarına dönecek olurlarsa, bilecekti. Sonra ne olacak? Zemin, çizmelerinin altında gıcırdıyordu.

Koridor kaba, boyasız bir kapı ile sona erdi. Rand yolda başka kapı olup olmadığını görmemişti. Hake ve kabadayıları kapıdan girdi ve Rand onlar bir tuzak hazırlayamadan çabucak takip etti, ama Hake yalnızca lambasını kaldırdı ve odaya işaret etti.

“İşte burası.”

Eski bir depo demişti ve görünüşüne bakılırsa epeydir kullanılmamıştı. Eski fıçılar ve kırık kasalar odanın yarısını doldurmuştu. Tavanda birçok yerden yağmur damlıyordu ve pis penceredeki kırık bir cam yağmurun serbestçe içeri dalmasına izin veriyordu. Raflar ne olduğu anlaşılmaz ıvır zıvırla doluydu ve hemen hemen her şeyin üstü kalın bir toz tabakası ile kaplıydı. Vaat edilen paletlerin varlığı şaşkınlık vericiydi.

Kılıç onu endişelendiriyor. Biz uykuya dalmadan bir şey denemeyecek. Rand’ın, Hake’in çatısı altında uyumaya hiç niyeti yoktu. Hancı gider gitmez pencereden çıkmayı planlıyordu. “Burası iş görür,” dedi. Gözlerini Hake’ten ayırmadı, hancının iki yanındaki iki sırıtan adama işaret göndermesi olasılığına karşı dikkatliydi. Dudaklarını yalamamak için kendini zor tutuyordu. “Lambayı bırak.”

Hake homurdandı, ama lambayı bir rafın üzerine koydu. Onlara bakarak tereddüt etti. Rand, Jak ile Strom’a üstlerine atlamalarını söyleyeceğinden emindi, ama adamın bakışları tartan bir kaş çatış ile Rand’ın kılıcına gitti ve kafasını iki iri adama doğru salladı. Adamların geniş yüzlerinden bir şaşkınlık geçti, ama arkalarına bakmadan hancıyı takip ettiler.

Rand, adımlarının gıcırtısının uzaklaşmasını bekledi, sonra elliye kadar sayıp başını koridora uzattı. Karanlık yalnızca ay kadar uzak bir dikdörtgenin ışığı ile bozuluyordu: salonun kapısı. Kafasını içeri çekerken uzak kapıda iri bir şey hareket etti. Nöbet tutan Jak ya da Strom.

Kapıyı hızla inceleyince bilmesi gereken her şeyi öğrendi ve öğrendikleri pek işe yaramıyordu. Tahtalar kalın ve sağlamdı, ama içeride ne bir kilit, ne bir sürgü vardı. Ama odaya açılıyordu.

“Bize saldıracaklarını düşünüyordum,” dedi Mat. “Neyi bekliyorlar?” Hançerini çıkarmış, beyaz boğumlu ellerinde kavrıyordu. Lambanın ışığı çeliğinde oynaştı. Yayı ve sadağı unutulmuş, yerde yatıyordu.

“Uyumamızı.” Rand, fıçıları ve kasaları karıştırmaya başladı. “Kapıya dayayacak bir şey bulmama yardım et.”

“Neden? Gerçekten burada uyumayı düşünmüyorsun, değil mi? Pencereden çıkalım ve gidelim. Ölü olmaktansa ıslak olmayı tercih ederim.”

“Adamlardan biri koridorun ucunda bekliyor. Gürültü yaparsak, göz açıp kapayana kadar burada olurlar. Sanırım Hake kaçmamıza izin vermektense, bizimle uyanıkken yüzleşmeyi tercih eder.”

Mat mırıldanarak aramaya katıldı, ama yerdeki öte berinin içinde pek az faydalı şey vardı. Fıçılar boşlu, kasalar kırıktı ve kapının önüne hepsini birden yığsalar bile açılmasını engellemeyezlerdi. Sonra bir rafın üzerinde tanıdık bir şey Rand’ın gözüne çarptı. Pas ve toz kaplı iki kama. Sırıtarak kamaları aldı.

Telaşla onları kapının altına soktu ve gökgürültüsü bir kez daha kükrediğinde iki tekmeyle sıkıştırdı. Gökgürültüsü kesildiği zaman nefesini tutup dinledi. Tek işittiği, çatıyı döven yağmurun sesiydi. Koşan ayakların altında gıcırdayan yer tahtaları yoktu.

“Pencere,” dedi.

Çevresinde kabuk kabuk biriken kire bakılırsa pencere yıllardır açılmamıştı. Sürme kanadı olanca güçleri ile yukarı ittirdiler Kanat yerinden kıpırdamadan önce Rand’ın dizleri titremeye başlamıştı bile; pencere gönülsüz gönülsüz kaydığı her santimetre için homurdanı– yordu. Açıklık geçmelerine yetecek kadar genişlediğinde Rand çöktü, sonra durdu.

“Kan ve küller!” diye hırladı Mat. “Hake’in kaçmamızdan endişelenmemesine şaşmamak gerek.”

Lambanın ışığı altında demir bir çerçevenin içinde demir parmaklıklar ıslak ıslak parladı. Rand parmaklıkları ittirdi; kaya kadar sağlamdılar.

“Bir şey gördüm,” dedi Mat. Telaşla raflardaki öte beriyi karıştırdı ve paslı bir levye ile döndü. Uçunu yanda, demir çerçevenin kenarına vurdu. Rand irkildi.

“Gürültüyü unutma, Mat.”

Mat yüzünü buruşturdu ve alçak sesle homurdandı, ama bekledi. Rand levyeyi yakaladı ve ayaklarını pencerenin dibinde büyümekte olan su birikintisinin altında, yere sıkı sıkı dayadı. Gökgürültüsü kükredi ve birlikte ittiler. Rand’ın ensesindeki tüyleri diken diken eden bir çivi gıcırtısı ile çerçeve kaydı –yarım santim, o kadar. Gökgürültüsü seslerine, şimşeklerin çatırtısına uyarak levyeyi tekrar tekrar ittirdiler. Hiçbir şey. Yarım santim daha. Hiçbir şey. Bir saç teli kadar. Hiçbir şey. Hiçbir şey.

Rand’ın ayakları aniden suda kaydı ve yere düştüler. Levye ellerinden fırlayıp bir gong gibi yere düştü. Rand birikintinin ortasına, nefesini tutup dinleyerek uzandı. Yağmur dışında her şey sessizdi.

Mat yaralı parmak boğumlarını emdi ve dik dik ona baktı. “Bu hızla gidersek asla dışarı çıkamayacağız.” Demir çerçeve pencereden ancak iki parmak ayrılmıştı. Dar açıklıktan düzinelerce çivi görülüyordu.