“Teşekkür ederim,” dedi, “ama ben iyiyim. Gerçekten. Bir sonraki köy ne kadar uzaklıkta?”
“Cary Geçidi mi? Yürüyerek, karanlık basmadan ulaşabilirsiniz.” Kinch Efendi piposunu dişlerinin arasından çekti ve devam etmeden önce dudaklarını düşünceli düşünceli büzdü. “Başta sizi kaçak çıraklar sandım, ama şimdi daha ciddi bir şeyden kaçtığınızı tahmin ediyorum. Ne, bilmiyorum. Umurumda da değil. Karanlıkdostu olmadığınızı biliyorum ve muhtemelen kimseyi soymayacak ya da incitmeyeceksiniz. Bugünlerde yolda gördüğüm başkaları gibi değilsiniz. Ben de sizin yaşınızdayken bir iki sefer başımı belaya soktum. Birkaç gün gözden kaybolacak bir yere ihtiyacınız varsa, çiftliğim o tarafta sekiz kilometre ötede” –başını araba yoluna doğru eğdi– “ve kimse oraya gelmez. Sizi kovalayan her ne ise, sizi orada bulamaz.” Bu kadar çok konuştuğu için utanmış gibi boğazını temizledi.
“Karanlıkdostlarının neye benzediğini nereden biliyorsun?” diye sordu Mat. Arabadan uzaklaştı, eli ceketinin altına kaydı. “Karanlıkdostları hakkında ne biliyorsun?”
Kinch Efendi’nin yüzü gerildi. “Siz bilirsiniz,” dedi ve atlarına dil şaklattı. Araba dar yolda uzaklaşırken bir kez bile arkasına bakmadı.
Mat, Rand’a baktı ve çatılan kaşları düzeldi. “Üzgünüm, Rand. Dinlenecek bir yere ihtiyacın var. Belki arkasından gidersek…” Omuz silkti. “Herkesin bizim peşimizde olduğu duygusundan kurtulamıyorum. Işık, keşke neden öyle olduğunu bilseydim. Keşke bitseydi. Keşke…” Üzüntü içinde sustu.
“Hâlâ iyi insanlar var,” dedi Rand. Mat, hayatta yapmak istediği son şeymiş gibi dişlerini sıkarak araba yoluna dönecek oldu, ama Rand onu durdurdu. “Dinlenmek için durmayı göze alamayız, Mat. Dahası, hiçbir yerde saklanabileceğimizi sanmıyorum.”
Mat başını salladı, rahatladığı açıktı. Rand’ın yükünün bir kısmını, heybeleri ve Thom’un arpına sarılmış pelerin bohçasını almaya çalıştı, ama Rand bırakmadı. Bacakları gerçekten de daha güçlü gibiydi. Bizi kovalayan her ne ise mi? diye düşündü yola koyuldukları zaman. Kovalamıyor. Bekliyor.
Dans Eden Arabacı’dan kaçtıktan sonra yağmur bütün gece devam etmiş, onları siyah gökyüzünü şimşeklerle bölen gökgürültüsü kadar şiddetle dövmüştü. Giysileri dakikalar içinde sırılsıklam olmuştu, bir saat içinde Rand’a derisi de sırılsıklam gelmeye başlamıştı, ama Dört Kral’ı arkalarında bırakmışlardı. Mat, karanlıkta neredeyse kör gibiydi, ağaçları bir anlığına karanlığın içinde gözler önüne seren şimşekler çakınca acıyla gözlerini kısıyordu. Rand onu elinden tutmuş, yol gösteriyordu, ama Mat adımlarını hâlâ kararsızca atıyordu. Rand’ın alnı endişeyle kırıştı. Mat gözlerine yeniden kavuşmazsa, iyice yavaşlayacaklardı. Asla uzaklaşamayacaklardı.
Mat, düşüncelerini hisseder gibi oldu. Pelerininin başlığına rağmen yağmur, Mat’in saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. “Rand,” dedi, “beni bırakmayacaksın, değil mi? Sana ayak uyduramazsam?” Sesi titriyordu.
“Seni bırakmayacağım.” Rand arkadaşının elini daha sıkı kavradı. “Ne olursa olsun seni bırakmayacağım.” Işık, bize yardım et! Tepelerinde gökgürültüsü patladı, Mat sendeledi, düşecek oldu. Neredeyse Rand’ı da düşürecekti. “Durmalıyız, Mat. Yürümeye devam edersek bacağını kıracaksın.”
“Gode.” Mat konuşurken tepelerinde çakan bir şimşek karanlığı böldü ve gökgürültüsü başka her sesi ezdi, ama çakan ışıkta, Rand Mat’in dudaklarının şekillendirdiği ismi görebildi.
“Öldü.” Ölmüş olmalı. Işık, ölmüş olsun.
Mat’i, çakan şimşeğin gösterdiği çalılara çekti. Üzerinde, yağmurdan biraz koruyacak kadar yaprak kalmıştı. Bir ağaç kadar iyi değildi, ama Rand tepelerine yeniden yıldırım düşmesi riskini göze alamazdı. Bu sefer o kadar şanslı olmayabilirlerdi.
Çalıların arasında birbirlerine sokulup pelerinlerini dallara gererek küçük bir çadır yapmaya çalıştılar. Kuru kalmayı düşünmek için fazla geçti, ama yağmur damlalarını kesmek bile bir şeydi. Vücutlarının kalan sıcaklığını paylaşmak için birbirlerine sokulup çöktüler. Sırılsıklamdılar ve pelerinlerden daha fazla yağmur damlası süzülüyordu, ama yine de titreyerek uykuya daldılar.
Rand rüya olduğunu hemen anladı. Dört Kral’daydı, ama kasaba Rand dışında boştu. Arabalar oradaydı, ama ne insanlar, ne atlar, ne köpekler vardı. Canlı olan hiçbir şey yoktu. Fakat Rand onu bekleyen bir şey olduğunu biliyordu.
Tekerlek izleri ile bozulmuş sokakta yürürken, arkasında kayan binalar bulanıklaşır gibi oluyordu. Başını çevirdiğinde oradaydılar, katıydılar, ama belirsizlik gözlerinin ucunda kalıyordu. Sanki yalnızca gördüğü şeyler, gördüğü sürece gerçekti. Yeterince hızlı dönerse, göreceğinden emindi… Neyi göreceğinden emin değildi, ama bu konuda düşünmek onu huzursuz ediyordu.
Önünde Dans Eden Arabacı belirdi. Bir şekilde çiğ renkleri gri ve cansız görünüyordu. İçeri girdi. Gode oradaydı, masadaydı.
Adamı yalnızca giysilerinden tanıdı, ipeklerinden ve koyu renk kadifelerinden. Gode’un derisi kırmızı, yanık, çatlaktı, her yanından irin sızdırıyordu. Yüzü neredeyse kafatasına dönmüştü, dudakları büzülmüş, dişlerini ve dişetlerini ortaya çıkarmıştı. Gode başını çevirirken saçlarının bir kısmı koptu, omuzlarına düşünce ufalanıp ise dönüştü. Kapaksız gözleri Rand’a baktı.
“Demek öldün,” dedi Rand. Korkmadığını fark edince şaşırdı. Belki bu sefer rüya olduğunu bildiği içindi.
“Evet,” dedi Ba’alzamon’un sesi, “ama benim için seni buldu. Bu ödülü hak ediyor, sence de öyle değil mi?”
Rand döndü ve bir rüya olduğunu bildiği halde korkabileceğini anladı. Ba’alzamon’un giysileri kuru kan rengindeydi, yüzünde öfke, nefret ve zafer mücadele ediyordu.
“Görüyorsun, ufaklık, benden sonsuza dek saklanamazsın. Öyle ya da böyle seni bulurum. Seni koruyan şey, seni aynı zamanda zayıf kılıyor. Bir an saklanıyorsun, sonra bana işaret ateşi yakıyorsun. Bana gel, ufaklık.” Elini Rand’a uzattı. “Seni köpeklerim bulursa, nazik davranmayabilirler. Ayaklarımın dibinde diz çöktüğün zaman olacağın şeyi kıskanıyorlar. Bu senin kaderin. Sen bana aitsin.” Gode’un yanmış dili, öfkeli, hevesli bir gargara çıkardı.
Rand dudaklarını ıslatmaya çalıştı, ama ağzında tükürük kalmamıştı. “Hayır,” demeyi başardı ve sonra sözcükler ağzından daha kolay çıktı. “Ben bana aidim. Sana değil. Asla. Kendime. Eğer Karanlıkdostların beni öldürürse, bana asla sahip olamazsın.”
Ba’alzamon’un yüzündeki ateşler odayı öyle ısıttı ki, hava dalgalanmaya başladı. “Ölü ya da canlı, ufaklık, sen benimsin. Mezar bana aittir. Ölüyken daha kolay, ama canlıyken daha iyi. Senin için iyi ufaklık. Canlılar çoğu şeye daha fazla hakimdir.” Gode yine bir gargara çıkardı. “Evet, benim iyi köpeğim. İşte ödülün.”
Rand başını çevirdiği anda Gode’un bedeni toza dönüştü. Bir an yanık yüzde büyük bir coşku görüldü, ama son anda, beklemediği bir şey görmüş gibi dehşete dönüştü. Gode’un boş, kadife giysileri küllerin arasında sandalyenin üzerine ve yere düştü.
Rand döndüğü zaman, Ba’alzamon’un eli yumruk olmuştu. “Sen benımsin ufaklık, ölü ya da diri. Dünyanın Gözü asla sana hizmet etmeyecek. Benim olduğunu işaretliyorum.” Yumruğu açıldı ve bir alev topu fırladı. Rand’ın yüzüne çarptı, patladı, kavurdu.
Rand karanlıkta yerinden fırlayarak uyandı, pelerinlerden yüzüne su damlıyordu. Titreyen ellerle yanaklarına dokundu. Derisi, güneş yanığı olmuş gibi hassastı.