Aniden Mat’in uykusunda döndüğünü, inlediğini fark etti. Onu sarstı ve Mat sızlanarak uyandı.
“Gözlerim! Ah, Işık, gözlerim! Gözlerimi aldı!”
Rand onu bir bebekmiş gibi kucakladı. “İyisin, Mat. İyisin. Bizi incitemez. Ona izin vermeyeceğiz.” Mat’in titrediğini, ceketine gözyaşlarının düştüğünü hissedebiliyordu. “Bizi incitemez,” diye fısıldadı ve buna inanabilmeyi diledi. Seni koruyan şey zayıf da kılıyor. Deliriyorum.
Şafağın ilk ışıklarından hemen önce sağanak azaldı, şafak geldiğinde son serpintiler de durdu. Bulutlar yerlerinde kaldılar, sabah ilerleyene kadar tehditlerine devam ettiler. Sonra rüzgar yükseldi, bulutları güneye sürükledi, sıcaklık vermeyen güneşi çıkardı, sırılsıklam giysilerini bıçak gibi kesti. Bir daha uyumamışlardı, sersem sersem pelerinlerini taktılar, Rand Mat’in elini tuttu ve doğuya doğru yola koyuldular. Bir süre sonra Mat, kendini yağmurun yay kirişine ne yaptığından şikayet edecek kadar iyi hissetti. Ama Rand cebinden kuru bir kiriş ile değiştirmesi için durmasına izin vermedi; henüz olmazdı.
Öğleden sonra bir başka köye geldiler. Rand, rahat, tuğla evleri ve bacalardan tüten dumanı görünce daha fena ürperdi, ama uzak durarak Mat’i ağaçlıklardan ve güneydeki tarlalardan geçirdi. Çamurlu bir tarlayı belleyen yalnız bir çiftçi, gördüğü tek insandı ve ağaçların arasında çökerek adamın onları görmediğinden emin olmaya çalıştı. Çiftçi dikkatini işine vermişti, ama Rand gözden kaybolana kadar adamı izlemeye devam etti. Gode’un adamlarından hayatta kalan varsa, belki bu köyde onları gören herhangi birini bulamazlarsa, Dört Kral’dan çıktıktan sonra güney yoluna döndüklerine inanabilirlerdi. Kasaba gözden kaybolunca yola çıktılar, yürürken giysileri tamamen kurumasa da, en azından yalnızca nemli olmuşlardı.
Kasabadan bir saat ötede bir çiftçi, yarı boş saman arabasına binmelerine izin verdi. Rand Mat için endişelenirken gafil avlanmıştı. Mat eliyle, zayıf akşam güneşine karşı kıstığı gözlerini gölgeliyor, devamlı güneşin ne kadar parlak olduğundan şikayet ediyordu. Rand saman arabasının gürültüsünü duyduğunda, çok geç olmuştu. Islak yol sesleri boğuyordu, iki atın çektiği araba yalnızca elli metre arkalarındaydı ve sürücü onlara bakıyordu.
Adam arabayı çekip, binmelerini teklif ettiğinde Rand şaşırdı. Tereddüt etti, ama görülmekten kaçınmak için çok geçti ve teklifi reddetmek, adamın aklında kalmalarına sebep olabilirdi. Mat’in çiftçinin yanına binmesine yardım etti, sonra arkasından tırmandı.
Alpert Mull, vurdumduymaz bir adamdı. Sert bir yüzü, küt elleri vardı; hepsi yıpranmış, zorlu işler ve endişeler yüzünden kırışmıştı. Ve konuşacak birilerine ihtiyacı vardı. İneklerinin sütü kurumuştu, tavukları yumurtlamayı bırakmıştı ve otlakta doğru düzgün ot yoktu. Hayatında ilk defa saman satın almak zorunda kalmıştı ve “ihtiyar Bain” yalnızca yarım araba almasına izin vermişti. Bu sene kendi topraklarından saman, ya da herhangi bir ürün alabileceğinden emin değildi.
“Kraliçe birşeyler yapmalı, Işık onu aydınlatsın,” diye mırıldandı ve parmakboğumlarını saygıyla, ama dalgın dalgın alnına değdirdi.
Rand’a ya da Mat’e neredeyse hiç bakmıyordu, ama arabasını, çiftliğine giden dar, tekerlek çukurları olan bir yola çevirirken onları indirdiğinde tereddüt etti ve neredeyse kendi kendine, “Neden kaçıyorsunuz bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum,” dedi. “Bir karım ve çocuklarım var. Anlıyor musunuz? Ailem. Yabancılara yardım etmek için kötü zamanlar bunlar.”
Mat elini ceketinin altına sokmaya çalıştı, ama Rand bileğini yakaladı ve bırakmadı. Yolda durdu, konuşmadan adama baktı.
“Eğer iyi bir adam olsaydım,” dedi Mull, “iliklerine kadar ıslanmış siz iki delikanlıya, ateşin önünde kuruyacağınız ve ısınacağınız bir yer teklif ederdim. Ama zaman kötü ve yabancılar… Neden kaçıyorsunuz bilmiyorum ve bilmek istemiyorum. Anlıyor musunuz? Ailem.” Aniden ceketinin cebinden iki uzun, yün atkı çıkardı. Koyu renk ve kalındılar. “Fazla değil, ama alın. Oğullarıma ait. Başka atkıları da var. Beni tanımıyorsunuz, tamam mı? Zaman kötü.”
“Seni görmedik bile,” dedi Rand, atkıları kabul ederken. “Sen iyi bir adamsın. Günlerdir karşılaştığımız en iyi adam.”
Çiftçi önce şaşkın, sonra minnettar göründü. Dizginleri toparladı ve atlarını dar yola çevirdi. Adam daha köşeyi dönmeden, Rand Mat’i Caemlyn Yolu’nda yürütmeye başlamıştı bile.
Alacakaranlık çökerken rüzgar sertleşti. Mat aksi aksi ne zaman duracaklarını sormaya başladı, ama Rand Mat’i de yanında çekerek, çalı dibinde bir noktadan fazlasını arayarak yola devam etti. Giysileri hâlâ yapış yapışken ve rüzgar her geçen dakika daha da soğurken, açıkta bir gece daha hayatta kalacaklarından emin değildi. O uygun bir yer bulamadan gece çöktü. Rüzgar buz gibi oldu, pelerinini dövmeye başladı. Sonra, ilerideki karanlığın içinde ışıklar gördü. Bir köy.
Rand’ın eli cebine kaydı, oradaki paraları yokladı. Bir yemek ve ikisi için bir odaya yeter de artardı bile. Soğuk geceden uzak bir oda. Islak giysileri içinde açıkta, rüzgar ve soğukta yatarlarsa onları bulacak kişi iki cesetle karşılaşırdı. Yapmaları gereken tek şey, fazla dikkat çekmemekti. Flüt çalmak yoktu, ve Mat’in gözleri kesinlikle top çevirmesini engellerdi. Mat’in elini yine tuttu ve ışıkların çağrısına doğru yürüdü.
“Ne zaman duracağız?” diye sordu Mat yine. Başını öne çıkara çıkara yürümesinden, Rand, Mat’in değil köy ışıklarını, kendisini bile görebildiğinden emin değildi.
“Isınabileceğimiz bir yerde,” diye yanıt verdi.
Kasabanın sokakları ev pencerelerinden dökülen ışıkla aydınlanmıştı; insanlar karanlıktan ne çıkabileceğine aldırmadan yürüyordu. Kasabadaki tek han tek katlı, geniş bir binaydı, yıllar içinde belli bir plana bağlı kalmadan odalar eklenmiş gibi görünüyordu. Ön kapı birisini dışarı bırakmak için açıldı ve Rand’a doğru bir kahkaha dalgası yuvarlandı.
Rand sokakta dondu, kafasında, Dans Eden Arabacı’daki sarhoş kahkahaları yankılandı. Adamın sokakta pek de dengeli olmayan yürüyüşünü izledi, sonra derin bir nefes aldı ve kapıyı ittirip açtı. Pelerininin kılıcını örtmesine dikkat etti. Kahkahalar üzerinden aktı geçti.
Yüksek tavandan sarkan lambalar odayı aydınlatıyordu ve Rand burasının Saml Hake’in hanından farklı olduğunu hemen hissetti. Her şeyden önce, burada sarhoşluk yoktu. Oda, çiftçiye ya da kasabalıya benzeyen insanlarla doluydu. Tam olarak ayık değillerdi, ama ayıktan çok uzak da değillerdi. Kahkahalar, biraz zorlama olsa da, gerçekti. İnsanlar dertlerini unutmak için gülüyorlardı, ama fazla sarhoş da olmamışlardı. Salon temiz ve düzenliydi, uzak duvardaki büyük şöminede sıcak bir ateş kükrüyordu. Hizmetkar kadınların gülümsemeleri ateş kadar sıcaktı ve güldükleri zaman, Rand bunu istedikleri için yaptıklarını anlayabiliyordu.
Hancı da hanı kadar temizdi; koca göbeğine bembeyaz bir önlük bağlamıştı. Rand, adamın şişman olduğunu görünce memnun oldu; bir daha asla zayıf bir hancıya güvenmeyeceğinden emindi. Adı Rulan Yekbade’ydi –iyi bir işaret, diye düşündü Rand; içinde Emond Meydanı’nı hatırlatan çok şey vardı– ve onları baştan aşağı süzdü, sonra nazikçe peşin ödemelerini önerdi.
“O tür insanlar olduğunuzu öne sürmüyorum, anlıyor musunuz, ama bugünlerde yollarda sabah olduğunda odanın ücretini ödemeye pek meraklı olmayanlar var. Bir sürü genç Caemlyn’e gidiyor.”
Rand bu kadar ıslak ve perişanken alınmadı. Ama Yekbade Efendi ücreti söylediği zaman gözleri irileşti ve Mat boğazına bir şey kaçmış gibi sesler çıkardı.