Выбрать главу

Perrin suçlayarak, yardım dilenerek geldi. Al’Vere Hanım, kızı için ağlayarak, Bayie Domon teknesine Solukları getirdiği için küfrederek, Fitch Efendi hanının küllerinin üstünde ellerini ovuşturarak, Min bir Trolloc’un ellerinde çığlıklar atarak geldi. Tanıdığı insanlar, yeni tanıştığı insanlar. Ama en kötüsü Tam’di. Tam kaşlarını çatarak ve başını iki yana sallayarak tepesine dikildi, ama tek söz söylemedi.

“Bana söylemek zorundasın,” diye yalvardı Rand. “Ben kimim? Söyle bana, lütfen. Ben kimim? Ben kimim?’ diye bağırdı.

“Sakin ol, Rand.”

Bir an Tam’in yanıt verdiğini sandı, ama sonra onun gitmiş olduğunu gördü. Mat, üzerine eğilmiş, dudaklarına bir su kupası tutuyordu.

“Sakin ol yeter. Sen Rand al’Thor’sun, işte busun, İki Nehir’deki en çirkin suratla ve en kalın kafayla. Hey, terliyorsun! Ateşin düştü.”

“Rand al’Thor mu?” diye fısıldadı Rand. Mat başını salladı, bunda öyle rahatlatıcı bir şey vardı ki, Rand suya dokunmadan uykuya daldı.

Uykusu rüyasızdı –en azından hatırladığı kadarıyla– ama Mat onu her kontrol ettiğinde uyanacak kadar da hafifti. Bir kez Mat’in uyumayı başarıp başarmadığını merak etti, ama fazla düşünemeden uykuya daldı.

Kapı menteşelerinin gıcırtısı Rand’ı uyandırdı, ama bir an hâlâ uyuyor olmayı dileyerek uzanıp, kaldı. Uyurken bedeninin farkında değildi. Kasları suyu sıkılmış paçavralar gibi ağrıyordu ve gücü de ancak o kadardı. Güçlükle başını hafifçe kaldırmaya çalıştı; ancak ikinci denemesinde başardı.

Mat duvarın önünde, her zamanki yerinde oturuyordu, Rand’dan bir kol boyu uzakta. Çenesi göğsüne dayanmış, derin uykunun rahat ritmi ile yükselip alçalıyordu. Atkı gözlerine kaymıştı.

Rand kapıya doğru baktı.

Bir kadın kapıyı eliyle tutmuş, duruyordu. Bir an, sabahın erken ışıklarının solgun aydınlığı ile çevrelenmiş, elbise giymiş bir şekilden başka bir şey değildi. Sonra içeri girdi ve kapının arkasından kapanmasına izin verdi. Rand lamba ışığı altında kadını açıkça görebiliyordu. Yaşının Nynaeve kadar olduğunu düşündü, ama köylü değildi. Elbisesinin açık yeşil ipek kumaşı hareket ederken ışıldıyordu. Pelerini güzel, yumuşak bir griydi, köpük köpük dantellerden bir ağ saçlarını hapsetmişti. Kadın, boynundaki ağır, altın kolyeyi elleyerek düşünceli düşünceli Mat ve Rand’a baktı.

“Mat,” dedi Rand, sonra daha yüksek sesle, “Mat!”

Mat hıhladı ve uyanırken yere düşecek oldu. Uykulu gözlerini ovuşturarak kadına baktı.

“Atımı almaya geldim,” dedi kadın, belirsizce bölmelere doğru elini sallayarak. Ama gözlerini ikisinden ayırmadı. “Hasta mısın?”

“O iyi,” dedi Mat katı katı. “Yalnızca yağmurda soğuk aldı, o kadar.”

“Belki ona bir bakmalıyım,” dedi kadın. “Biraz bilgim vardır…”

Rand, kadının Aes Sedai olup olmadığını merak etti. Giysilerinden öte, kendinden emin tavrı, başını emir vermek üzereymiş gibi dik tutması buraya ait değildi. Eğer Aes Sedai ise, hangi Ajah acaba?

“Artık iyiyim,” dedi kadına. “Gerçekten de gerek yok.”

Ama kadın eteklerini kaldırarak, gri terliklerini ihtiyatla yere basarak yaklaştı. Samanlara yüzünü buruşturarak Rand’ın yanında diz çöktü ve alnını yokladı.

“Ateş yok,” dedi, kaşlarını çatıp yüzünü inceleyerek. Güzel bir kadındı, sert yüz hatları vardı, ama yüzünde sıcaklık yoktu. Soğuk da değildi; yalnızca duygudan yoksun görünüyordu. “Ama hastaymışsın. Evet. Evet. Ve birkaç günlük kedi yavrusu kadar zayıfsın. Bence…” Pelerinin altına elini soktu ve aniden her şey öyle hızlı gelişmeye başladı ki, Rand boğuk bir çığlık atmaktan başka bir şey yapamadı.

Kadının eli pelerininin altından fırladı; Rand’ın üzerinden Mat’e doğru atılırken elinde bir şey parıldadı. Mat çırpınarak yana devrildi, tahtaya saplanan metalin katı çarık sesi geldi. Bir anda bitti ve her şey kıpırtısızlaştı.

Mat yarı uzanmış, bir eli hançerin hemen üzerinden kadının bileğini yakalamıştı. Hançer Mat’in göğsünün biraz önce durduğu yere saplanmıştı. Mat’in diğer eli Shadar Logoth’dan aldığı hançeri kadının boğazına dayamıştı.

Kadın, gözlerinden başka hiçbir yerini oynatmadan Mat’in elindeki hançere bakmaya çalıştı. Gözleri irileşti, titreyerek nefes aldı ve gerilemeye çalıştı, ama Mat hançerini derisinden uzaklaştırmadı. Bundan sonra kadın taş gibi kıpırtısız kaldı.

Rand dudaklarını yalayarak üstündeki tabloya baktı. Bu kadar zayıf olmasaydı bile hareket edebileceğini sanmıyordu. Sonra gözleri kadının hançerine takıldı ve ağzı kurudu. Çeliğin çevresindeki tahta kararıyordu; kararan yerden ince duman iplikçikleri çıkıyordu.

“Mat! Mat, kadının hançeri!”

Mat önce hançere, sonra kadına bir bakış fırlattı, ama kadın kıpırdamadı. Dudaklarını endişeyle yaladı. Mat kabaca kadının elini kabzadan kopardı ve kadını ittirdi; kadın arkaya devrildi, ellerini arkasına götürerek dengesini buldu ve Mat’in elindeki hançeri izlemeye devam etti. “Kıpırdama,” dedi Mat. “Hareket edersen bunu kullanırım. İnan bana, kullanırım.” Kadın yavaşça başını salladı; gözleri Mat’in hançerinden ayrılmadı. “Onu izle, Rand.”

Rand, kadın herhangi bir şeye kalkışırsa ne yapması gerektiğinden emin değildi –belki bağırırdı; kaçmaya çalışırsa kesinlikle peşinden koşamazdı– ama Mat, kadının hançerini duvardan kurtarırken kadın kıpırdamadan orada oturdu. Siyah nokta büyümeyi bıraktı, ama hâlâ üzerinden ince bir duman ipliği yükseliyordu.

Mat hançeri koyacak bir yer bulmak için çevresine bakındı, sonra Rand’a uzattı. Rand hançeri, canlı bir engerekmiş gibi çekine çekine aldı. Hançer süslü, ama sıradan bir hançerdi. Solgun, fildişinden bir kabzası, elinden daha uzun olmayan dar, parlak bir ucu vardı. Yalnızca bir hançerdi işte. Ama ne yapabildiğini görmüştü. Kabza ılık bile değildi, ama eli terlemeye başladı. Rand hançeri samanların üzerine düşürmeyeceğini umdu.

Kadın düştüğü yerden kıpırdamadan Mat’in ona dönmesini izledi. Şimdi ne yapacağını merak ediyormuş gibi izliyordu, ama Rand, Mat’in gözlerinin aniden gerildiğini, hançeri tutan elinin sıkılaştığını gördü. “Mat, hayır!”

“Beni öldürmeye çalıştı, Rand. Seni de öldürürdü. O bir Karanlıkdostu.” Mat, sözcüğü tükürürcesine söyledi.

“Ama biz değiliz,” dedi Rand. Kadın, Mat’in neye niyetlendiğini yeni anlamış gibi inledi. “Biz değiliz, Mat.”

Mat, hançeri lamba ışığını yansıtarak, bir an donup, kaldı, Sonra başını salladı. “O tarafa git,” dedi kadına, hançeri ile alet odasının kapısına işaret ederek.

Kadın yavaşça ayağa kalktı, durup elbisesindeki samanları silkeledi. Mat’in gösterdiği tarafa yürümeye başladığında, acele etmek için sebebi yokmuşcasına hareket ediyordu. Ama Rand, kadının gözlerini Mat’in elindeki yakut kabzalı hançerden ayırmadığını fark etti. “Gerçekten de mücadele etmekten vazgeçmelisiniz,” dedi kadın. “Sonunda, en iyisi bu olacak. Göreceksiniz.”

“En iyisi mi?” dedi Mat alayla, göğsünde, yana kaçmasa hançerin saplanacağı yeri ovuşturarak. “Oraya gir.”

Kadın itaat ederken kayıtsızca omuz silkti. “Hata yapıyorsunuz. O bencil aptal Gode’un yaptıklarından sonra epey kargaşa çıktı. Sheran Pazarı’ndaki salağın başlattığı panikten bahsetmiyorum bile. Kimse orada ne olduğundan, nasıl olduğundan emin değil. Bu her şeyi sizin için daha tehlikeli kılıyor, görmüyor musunuz? Büyük Lord’a kendi özgür iradeniz ile gelirseniz şerefli yerleriniz olacak, ama kaçmaya devam ettiğiniz sürece takip edileceksiniz. O zaman neler olabileceğini kim bilir?”