Rand ürperdi. Köpeklerim kıskançtır ve nazik davranmayabilirler.
“Demek bir çift köylü çocukla sorun yaşıyorsunuz.” Mat’in kahkahası sertti. “Belki siz Karanlıkdostları hep işittiğim kadar tehlikeli değilsinizdir.” Mat alet odasının kapısını açtı ve geriledi.
Kadın kapıda durdu, omzunun üzerinden ona baktı. Bakışları buz gibiydi, sesi daha da soğuktu. “Ne kadar tehlikeli olduğumuzu öğreneceksin. Myrddraaller buraya geldiği zaman…”
Başka her ne dediyse Mat kapıyı çarparak kapattığı ve sürgüyü yerine çektiği zaman kesildi. Mat döndüğünde bakışları endişeliydi. “Soluk,” dedi gergin bir sesle, hançeri ceketinin altına sokarak. “Buraya geliyor, dedi. Bacakların nasıl?”
“Dans edemem,” diye mırıldandı Rand, “ama ayağa kalkmama yardım edersen yürüyebilirim.” Elindeki hançere baktı ve ürperdi. “Kan ve küller, koşarım bile.”
Telaşla eşyaları omuzlayan Mat Rand’ı ayağa kaldırdı. Rand’ın bacakları titredi, dik durmak için arkadaşına yaslanmak zorunda kaldı, ama Mat’i yavaşlatmamaya çalıştı. Kadının hançerini kendinden uzak tutuyordu. Dışarıda bir kova su vardı. Geçerken hançeri içine bıraktı. Hançer tıslayarak suya düştü; suyun yüzeyinden buhar yükseldi. Rand yüzünü buruşturarak adımlarını hızlandırmaya çalıştı.
Ortalık aydınlanmıştı. Henüz erken olmasına rağmen sokaklarda çok insan vardı. Ama herkes kendi işlerinin peşindeydi ve çevrede bu kadar yabancı varken kimsenin köyden yürüyerek uzaklaşan iki delikanlıya ayıracak dikkati yoktu. Rand yine de her kasını gererek dik durmaya çalıştı. Her adımda yanlarından seyirtenlerin Karanlıkdostu olup olmadığını merak etti. İçlerinden biri bançerli kadını bekliyor olabilir mi? Ya da Soluk’u?
Köyün bir buçuk kilometre uzağında gücü tükendi. Bir an Mat’e tutunarak nefes nefese yürüyordu; bir sonraki an ikisi de yere yığılmıştı. Mat onu yolun kenarına çekti.
“Yürümeye devam etmeliyiz,” dedi Mat. Elini saçlarından geçirdi, sonra atkıyı gözlerinin üstüne indirdi. “Eninde sonunda birisi kadını çıkaracak ve yine peşimize düşecekler.”
“Biliyorum,” dedi Rand nefes nefese. “Biliyorum. Elini uzat.”
Mat onu yine ayağa kaldırdı, ama Rand durduğu yerde sallanarak bunun işe yaramayacağını düşündü. Adım atmaya çalıştığı ilk seferinde, kendisini yine dümdüz yerde bulacaktı.
Onu dik tutan Mat, köyden gelen bir arabanın geçmesini bekledi. Araba yavaşlayıp durduğu zaman Mat şaşkınlıkla homurdandı. Sürücü koltuğundan kösele derili bir adam bakıyordu.
“Ona bir şey mi oldu?” diye sordu adam piposunun üzerinden.
“Yalnızca bitkin,” dedi Mat.
Rand, Mat’e bu şekilde yaslanmanın iyi olmayacağını görebiliyordu. Mat’i bıraktı ve ondan bir adım uzaklaştı. Bacakları titredi, ama Rand dik durmayı başardı. “İki gündür uyumuyorum,” dedi. “Yediğim bir şey beni hasta etti. Artık daha iyiyim, ama uykusuzum.”
Adam, ağzının köşesinden bir duman bulutu üfledi. “Caemlyn’e mi gidiyorsunuz? Sizin yaşınızda olsaydım herhalde ben de bu sahte Ejder’i görmeye giderdim.”
“Evet.” Mat başını salladı. “Bu doğru. Sahte Ejder i görmeye gidiyoruz.”
“Eh, gelin o zaman. Arkadaşın arkaya. Kusacak olursa buraya değil, samanların üzerine kussun, daha iyi. Adım Hyam Kinch.”
34
SON KÖY
Cary Geçidi’ne ulaştıkları zaman karanlık çökeli epey olmuştu, Kinch’in onları indirirken söylediklerine bakarak Rand’ın düşündüğünden daha fazla. Zaman kavramının tamamen bozulup bozulmadığını merak etti. Howal Gode ve Dört Kral dan sonra üç, Paitr onları Sheran Pazarı’nda şaşırttığından beri iki gece geçmişti. İsimsiz Karanlıkdostu kadın, onları Kraliçenin Adamının ahırında öldürmeye çalıştığından beri yalnızca bir gün geçmişti, ama bu bile bir yıl, hattâ bir ömür önce gibi geliyordu.
Zamana ne oluyorsa da, Cary Geçidi yeterince normal görünüyordu. En azından ilk bakışta. Düzenli, sarmaşık kaplı tuğla evler ve Caemlyn Yolu dışındaki dar sokaklar sessiz ve görünürde huzurluydu. Ama altında ne var? diye merak etti Rand. Sheran Pazarı başta huzurlu görünmüştü. Kadının saldırdığı köy de öyle… Rand, o kadının ismini öğrenememişti ve bu konuda düşünmek istemiyordu.
Boş sokaklara evlerin pencerelerinden ışık dökülüyordu. Bu, Rand için uygundu. Köşeden köşeye kayarak, dışarıda dolaşan pek az insandan kaçındı. Mat yanında, ezilen taşların sesi bir köylünün yaklaştığını haber verdiğinde yerinde donuyor, belirsiz gölge kaybolduğu zaman gölgeden gölgeye fırlıyordu.
Cary Irmağı burada ancak otuz adım genişliğindeydi ve siyah su ağır ağır akıyordu, ama kasabaya ismini veren sığlığın üzerine uzun zaman önce köprü yapılmıştı. Yüzyılların yağmuru ve rüzgarı, taş ayakları yıpratmıştı, öyle ki, artık doğal formasyonlar gibi görünüyorlardı. Yıllarca üstünden geçen yük arabaları ve tüccar kafileleri, kalın tahtaları da ezmişti. Gevşek tahtalar çizmelerin altında takırdıyor, davul kadar yüksek ses çıkarıyordu. Köyden geçip, ötedeki kırlara çıktıktan uzun zaman sonra bile Rand kim olduklarını soran bir sesin duyulmasını bekledi. Ya da daha da kötüsü, kim olduklarını bilen bir sesin.
İlerledikçe kırlar daha da çok doluyor, daha da yerleşmiş oluyordu. Görünürdeki çiftliklerde hep ışık vardı. Çalı ve tahta çitler yolların ve ötedeki tarlaların kenarlarını çeviriyordu. En yakın köyden saatlerce uzakta olsalar da sanki hep bir köyün çevresinde gibiydiler. Düzenli ve huzurlu. Ve buralarda Karanlıkdostlarının ya da daha kötülerinin bulunduğuna ilişkin en ufak işaret yoktu.
Mat aniden yolda oturuverdi. Artık ayın ışığından başka ışık olmadığından atkıyı başının üzerine itmişti. “Bir buçuk adım bir metre,” diye mırıldandı. “Bin metre bir kilometre, beş kilometre bir fersah… Sonunda uyuyacak bir yer yoksa on adım daha atmıyorum. Yiyecek birşeyler de fena olmazdı. Ceplerinde birşeyler saklamıyorsun, değil mi? Bir elma belki? Saklamışsan bozulmam. En azından bir baksan.” Rand, iki yandaki yola baktı. Gecenin içinde hareket eden bir onlar vardı. Bir çizmesini çıkarmış, ayağını ovmakta olan Mat’e baktı. Ya da artık hareket eden hiçbir şey yoktu. Kendi ayakları da acıyordu. Bacaklarından, henüz düşündüğü kadar güçlenmediklerini anlatmaya çalışıyorlarmış gibi bir titreme geçti.
Önlerindeki tarlada karanlık yığınlar duruyordu. Kışın hayvanları beslerken azalan saman yığınları, ama yine de saman yığınlarıydı işte.
Ayağının ucuyla Mat’i dürtükledi. “Orada uyuruz.”
“Yine saman.” Mat içini çekti, ama çizmesini giyip ayağa kalktı. Rüzgar yükseliyordu, gecenin soğuğu keskinleşiyordu. Çitin kaygan tahtalarına tırmandılar ve çabucak samanlara gömüldüler. Yağmuru engelleyen örtü rüzgarı da kesiyordu.
Rand, oluşturduğu boşluğun içinde dönerek rahat bir pozisyon buldu. Saman giysilerinin üzerinden derisini dürtüklemeyi başarıyordu, ama Rand buna tahammül etmeyi öğrenmişti. Beyazköprü’den bu yana içinde uyuduğu saman yığınlarını sayntaya çalıştı. Hikayelerdeki kahramanlar saman yığınlarının içinde ya da çalıların altında uyumazdı. Ama artık bir hikayedeki kahramanmış gibi yapmak kolay değildi, kısacık bir süre için bile. İçini çekerek sırtına saman girmesini engellemek için yakasını kaldırdı.