“Rand?” dedi Mat yumuşak sesle. “Rand, sence başaracak mıyız?”
“Tar Valon mu? Daha çok yol var, ama…”
“Caemlyn. Sence Caemlyn’e varmayı başaracak mıyız?”
Rand başını kaldırdı, ama sığınakları karanlıktı; Mat’in nerede olduğunu gösteren tek şey sesiydi. “Kinch Efendi iki gün dedi. Yarın değil, öbür gün orada olacağız.”
“Yolda bizi bekleyen yüz Trolloc ve bir iki Soluk yoksa.” Bir an sessizlik oldu, sonra Mat konuştu, “Bence yalnızca biz kaldık, Rand.” Sesi korku doluydu. “Bütün bunların sebebi her neyse, yalnızca ikimiz kaldık. Yalnızca biz.”
Rand başını iki yana salladı. Mat’in karanlıkta onu göremeyeceğini biliyordu, ama bu zaten Mat’den çok kendineydi. “Uyu, Mat,” dedi bitkinlik içinde. Ama uyku gelene kadar uzun süre uyanık yattı. Yalnızca biz.
Bir horozun ötüşü Rand’ı uyandırdı, sahte şafakta dışarı emekledi, giysilerindeki samanları silkeledi. Aldığı önleme rağmen samanlar sırtına girmişti; kürek kemiklerinin arasında kalmış, onu kaşındırıyorlardı. Rand samanları temizlemek için ceketini çıkardı, gömleğini başının üzerinden geçirdi. Bir eli ensesinde, diğeri sırtına bükülmüşken insanların farkına vardı.
Güneş tam olarak doğmamıştı, ama Caemlyn’e giden yolda birer ikişer insanlar yürüyordu. Bazıları paket ya da bohçalarını sırtlamıştı, diğerlerininse asalarından başka bir şey yoktu. Çoğu genç erkeklerdi, ama arada kızlar ya da daha yaşlı adamlar da görülüyordu. Hepsinde uzun yol yürümüş insanların perişan hali vardı. Bazıları gözlerini ayaklarına dikmişti, henüz erken olmasına rağmen sırtlarında bitkin bir kambur vardı; başkalan bakışlarını ileride, henüz görmedikleri bir şeye, şafağın olduğu yere yöneltmişlerdi.
Mat, saman yığınının içinde yuvarlandı, şiddetle kaşınmaya başladı. Yalnızca atkıyı başına saracak kadar durdu; bu sabah gözlerini biraz daha az gölgeliyordu. “Sence bugün yiyecek bir şey bulabilir miyiz?”
Rand’ın midesi duygudaşlıkla guruldadı. “Bunu yola çıktığımızda düşünürüz,” dedi. Telaşla giysilerini düzeltti ve saman yığınından kendine düşen yükleri çıkardı.
Çite vardıklarında Mat de insanları fark etmişti. Rand çite tırmanırken tarlada durup kaşlarını çattı. Onlardan çok büyük görünmeyen genç bir adam geçerken ikisine baktı. Giysileri ve sırtına kayışla bağladığı battaniyesi tozluydu.
“Nereye gidiyorsun?” diye seslendi Mat.
“Nereye olacak, Caemlyn’e, Ejder’i görmeye!” diye bağırarak yanıt verdi adam durmadan. İkisinin omuzlarından sarkan battaniyelere ve eyerlere bakarak bir kaşını kaldırdı ve ekledi, “Tıpkı sizin gibi.” Kahkaha atarak, gözlerini hevesle önüne çevirerek devam etti.
Mat gün boyunca aynı soruyu defalarca sordu ve yalnızca o yörenin köylüleri aynı yanıtı vermedi. Köylüler yanıt verse bile, bunu, yalnızca tükürerek ve tiksinti içinde sırtlarını dönerek yapıyorlardı. Dönüyorlardı, ama gözlerini üstlerinden ayırmıyorlardı. Yolculara da aynı şekilde, gözucuyla bakıyorlardı. Yüzleri, dikkat edilmezse yabancıların her şeyi yapabileceğini söylüyordu.
O yörede yaşayanlar, yabancılara karşı ihtiyatlı davranmakla kalmıyorlardı, kızıyorlardı da. Tam, yabancılar yola yayılmışlarken, güneş ufukta yükselmeye başladığında çiftçilerin arabaları ortaya çıkıyor, her zamanki yavaş ilerleyişleri daha da yavaşlıyordu. Hiçbiri arabasına konuk kabul etme havasında değildi. Ekşi bir yüz buruşturma ve belki yapamadıkları işler için bir küfür, daha olasıydı.
Caemlyn’e giden ya da oradan gelen tüccar arabaları, sıkılan yumruklardan başka bir engelle karşılaşmadan geçip gidiyorlardı. Sabahın erken saatlerinde, güneş ufkun üzerine henüz yükselirken, tırıs gelen ilk tüccar kafilesi belirdiğinde Rand yoldan çekilmişti. Arabalar hiçbir şey için yavaşlayacak gibi görünmüyordu. Rand, başkalarının da yoldan kaçıştığını gördü. Ta kenara kadar gitti, ama yürümeye devam etti.
İlk araba gürleyerek geçerken bir hareket kıpırtısı, aldığı tek uyarı oldu. Araba sürücüsünün kırbacı başının biraz önce olduğu yerde şaklarken yere yuvarlandı. Araba uzaklaşırken yattığı yerden arabacı ile göz göze geldi. Gergin bir ağzın üzerinde sert gözler. Kimseyi yaralayıp yaralamadığına, göz çıkarıp çıkarmadığına aldırmadan geçip gitmişti.
“Işık seni kör etsin!” diye seslendi Mat arabanın arkasından. “Böyle…” Atlı bir asker mızrağının sapını omzuna indirdi ve onu da Rand’ın tepesine yuvarladı.
“Yoldan çekil, seni pis Karanlıkdostu!” diye hırladı asker yavaşlamadan.
Bundan sonra arabalardan uzak durdular. Kesinlikle çok araba vardı. Daha birinin gürültüsü kaybolmadan yeni bir tanesinin yaklaştığı duyulabiliyordu. Askerler ve sürücüler, hepsi, Caemlyn’e giden yolculara yürüyen pislikler gibi bakıyordu.
Rand bir kez bir arabacının kırbacının uzaklığını ucunun uzunluğu kadar yanlış hesap etti. Elini kaşının üzerindeki sığ kesiğe bastırarak, gözüne ne kadar yaklaştığı düşüncesi ile kusmamak için yutkundu. Arabacı ona alayla güldü. Rand diğer eliyle, yayına ok takmasını engellemek için Mat’i tuttu.
“Bırak gitsin,” dedi. Başını arabaların yanında at süren askerlere doğru salladı. Bazıları gülüyordu; diğerleri Mat’in yayına sert sert bakıyordu. “Şanslıysak, yalnızca mızrakları ile bizi döverler. Şanslıysak.”
Mat ekşi ekşi homurdandı, ama Rand’ın onu yola çekmesine izin verdi.
Kraliçenin Askeri süvari birliği iki kez mızraklarındaki flamalar rüzgarda dalgalanarak geçti. Çiftçilerin bazıları onlara seslendi, yabancılar için birşeyler yapmalarını istedi ve askerler durup sabırla dinledi. Öğlene doğru Rand bu konuşmalardan birini dinlemek için durdu.
Yüzbaşının ağzı miğferinin parmaklıklarının arkasında ince bir çizgi gibiydi. “Eğer içlerinden biri bir şey çalarsa ya da arazinize izinsiz girerse,” diye hırladı üzengisinin yanında kaşlarını çatan sıska çiftçiye. “Onları yargıcın önüne çıkarırım, ama Kraliçenin Yolu’nda yürüyerek Kraliçenin Yasası’nı bozmuş olmuyorlar.”
“Ama her yerdeler,” diye itiraz etti çiftçi. “Kim olduklarını, ne olduklarını kim bilebilir? Ejder hakkında bunca konuşma varken…”
“Işık, adam! Burada yalnızca bir avuç var. Caemlyn’in duvarlarının içi onlarla dolu ve her geçen gün daha fazlası geliyor.” Yüzbaşı’nın kaş çatışı, yakında duran Rand ile Mat’i görünce derinleşti. “Yolunuza devam edin, yoksa yolu kapattığınız için sizi içeri tıkarım.”
Sesi, çiftçi ile konuşurken olduğundan daha sert değildi, ama yola koyuldular. Yüzbaşının bakışları bir süre onları izledi; Rand sırtında olduklarını hissedebiliyordu. Askerlerin gezginlere karşı pek az sabrı kalmıştı, aç hırsızlara ise hiç hoşgörüleri kalmamıştı. Bir daha yumurta çalmayı önerirse Mat’i engellemeye karar verdi.
Yine de, yolda bunca araba ve insan olmasının iyi bir yanı vardı, özellikle Caemlyn’e giden bir sürü genç adam olmasının, Onları kovalayan herhangi bir Karanlıkdostu için bir güvercin sürüsü içinden iki tanesini seçmeye çalışmak gibi olacaktı. Eğer Kış Gecesi’ndeki Myrddraal kimin peşinde olduğunu tam olarak bilmiyorsa, belki buradaki arkadaşları daha başarılı olmazdı.
Rand’ın midesi sık sık gurulduyor, ona hemen hemen hiç paraları kalmadığını hatırlatıyordu, Caemlyn’e bu kadar yakınken yemek için talep edilen paraya kesinlikle yetmezdi. Bir kez elini flüt çantasının üzerine koyduğunu fark etti, ama kararlılıkla çantayı sırtına itti. Gode flüt çalıp top çevirdiklerini biliyordu. Onu öldürmeden önce Ba’alzamon’un ne kadar çok şey öğrendiğini –eğer Rand’ın gördüğü şey gerçekten sonu ise– ya da diğer Karanlıkdostlarına ne kadar bilgi iletildiğini bilmenin yolu yoktu.