Bunt bunu onay olarak kabul etti. “Doğru. Ben Kraliçe’nin iyi bir adamıyım ve ona zarar vermeye kalkışana karşı çıkarım, ama haklıyım. Örneğin Leydi Elayne ve Lord Gawyn’i ele al. İşte bu, kimseye zararı olmayacak, hattâ faydası olacak bir değişim olur, Elbette, Andor’da hep böyle yapageldiğimizi biliyorum. Kız-veliahtı Aes Sedailerin yanında eğitim görsünler diye, en büyük oğlanı da Muhafızlarla eğitim görsün diye Tar Valon’a gönder. Ben geleneklere inanırım, evet, ama son seferinde başımızı nasıl belaya soktuğuna baksana. Luc, Kılıcın İlk Prensi olarak vaftiz edilmeden Afet’te ölüyor ve tahta geçme zamanı geldiği zaman Tigraine yok oluyor –kaçıyor ya da ölüyor. Bu hâlâ bizi rahatsız ediyor.
“Bazıları hayatta olduğunu söylüyor, biliyor musunuz? Morgase’in gerçek Kraliçe olmadığını söylüyorlar. Lanet aptallar! Ben ne olduğunu hatırlıyorum. Daha dün olmuş gibi hatırlıyorum. Yaşlı Kraliçe öldüğünde tahta geçecek Kız-veliaht yoktu ve Andor’daki her aile taht için entrika çevirmeye, savaşmaya başladı. Ve Taringail Damodred. Hangi evin kazanacağını hesaplamaya çalışırken görsen, karısını yeni kaybettiğini düşünmezdin. Yeniden evlenip, Zevç-Prens olmak istiyordu. Eh, bunu başardı, ama Morgase neden onu seçti… ah, kimse bir kadını anlayamaz ve kraliçe iki kez kadındır, hem bir erkekle, hem de ülkesiyle evlidir. Adam istediğini elde etti, ama dilediği şekilde değil.
“İşi bitmeden Cairhien’i planlarına dahil etti ve nasıl bittiğini biliyorsunuz. Ağaç kesildi, siyah peçeli Aieller, Ejderduvarı’nı aştı. Eh, Taringail Damodren Elayne ve Gawyn’i yaptıktan sonra uygun şekilde kendisini öldürttü ve işin sonu da bu oldu, sanırım. Ama Tar Valon’a, neden göndersinler ki? İnsanların artık Andor’u Aes Sedailer ile aynı cümlede düşünmelerinin zamanı geçti bence. Gereken şeyleri öğrenmeleri için bir yer gerekiyorsa, eh, Illian’ın kütüphaneleri de Tar Valon’unkiler kadar iyidir ve Leydi Elayne’e entrika çevirip, hükmetmeyi, cadılar kadar iyi öğretebilirler. Entrika çevirmeyi kimse Illianlılardan daha iyi bilemez. Aynı şey Shienarlılar ve Tearlılar için de geçerli. Ben Kraliçe’nin iyi bir adamıyım, ama Tar Valon ile ilişkileri kesmenin zamanı geldi, diyorum. Üç bin yıl yeterince uzun. Çok uzun. Kraliçe Morgase bize önderlik edebilir ve Beyaz Kule’nin yardımı olmadan her şeyi düzeltebilir. Size söylüyorum, işte o, bir erkeğin takdisi için diz çökmekten gurur duyabileceği bir kadın. Neden, bir kez…”
Rand uykuyla mücadele etti, ama arabanın ritmik gıcırtısı ve sallanışı onu yatıştırdı ve Bunt’un sesinin mırıltısı ile dalıp gitti. Rüyasında Tam’i gördü. Başta çiftlik evinde, büyük meşe masanın başındaydılar. Tam ona Zevç-Prensleri, Kız-veliahtları, Ejdersuru’nu ve siyah peçeli Aielleri anlatırken çay içiyorlardı. Balıkçıl damgalı kılıç, aralarında, masanın üzerinde yatıyordu, ama hiçbiri ona bakmıyordu. Aniden Rand kendini Batıormanı’nda, ay ışığı ile aydınlanmış gecede, kendi yaptığı sedyeyi çekerken buldu. Omzunun üzerinden baktığında sedyede babası değil, Thom vardı, bağdaş kurup oturmuş, ay ışığı altında top çeviriyordu.
“Kraliçe ülkeyle evlidir,” dedi Thom neşeyle, renkli toplar bir çember çizerek dans ederken, “ama Ejder… Ejder ülkeyle birdir ve ülke de Ejder’le birdir.”
Rand arkadan bir Soluk’un geldiğini gördü, siyah pelerini rüzgarda kımıldamıyordu, atı sessizce ağaçların arasından geçiyordu. Myrddraal’in eyerinde iki kesik baş asılıydı, atın kömür siyahı omzundan aşağı karanlık kanlar akıyordu. Yüzleri acı ile buruşmuş olan Lan ve Moiraine. Soluk atını sürerken bir avuç dolusu ip çekiyordu. Her ip sessiz toynakların arkasında koşan, yüzleri ümitsizlik ile ifadesiz bir kişiye bağlıydı. Mat ve Perrin. Ve Egwene.
“O olmaz!” diye bağırdı Rand. “Işık seni kavursun, istediğin benim, o değil!”
Yarı-insan işaret etti ve alevler Egwene’i kavurdu, eti küle dönüştü, kemikleri karardı, ufalandı.
“Ejder ülkeyle birdir,” dedi Thom, kayıtsızca top çevirmeye devam ederek, “ve ülke Ejder’le birdir.”
Rand çığlık attı… ve gözlerini açtı.
Araba, geceyle, uzun zaman önce kesilmiş samanların tatlılığıyla, atın hafif kokusu ile dolu Caemlyn Yolu’nda gıcırdıyordu. Göğsünde geceden de kara bir şekil oturuyor, ölümden de karanlık gözlerle Rand’ın gözlerine bakıyordu.
“Sen benimsin,” dedi karga ve keskin gaga gözüne saplandı. Kuzgun, gözyuvarını kafasından çekerken çığlık attı.
Gırtlağını yırtarcasına bir çığlık atarak doğrulup oturdu ve iki eliyle yüzünü kapattı.
Araba, sabahın ilk ışıkları ile yıkanıyordu. Sersem sersem ellerine baktı. Kan yoktu. Acı yoktu. Rüyasının kalanı çoktan solup gitmişti, ama bu… İhtiyatla yüzünü yokladı ve ürperdi.
“En azından…” Mat çeneleri çatırdayarak esnedi. “En azından sen biraz uyudun.” Sulanmış gözlerinde pek az duygudaşlık vardı. Battaniye rulosu kafasının altında, pelerininin altına büzüldü. “Adam tüm gece konuştu.”
“İyice uyandın mı?” dedi Bunt sürücü koltuğundan. “Öyle bağırınca beni ürküttün. Artık geldik.” Elini gösterişli bir hareket ile önlerinde savurdu. “Caemlyn, dünyadaki en ihtişamlı şehir.”
35
CAEMLYN
Rand dönerek sürücü koltuğunun arkasında diz çöktü. Rahatladı ve gülmekten kendini alamadı. “Başardık, Mat! Sana başaracağımızı…”
Gözleri Caemlyn’e takılınca sözcükler ağzında öldü. Baerlon’dan sonra, hattâ Shadar Logoth’un yıkıntılarından sonra büyük bir şehrin neye benzemesi gerektiğini bildiğini sanıyordu, ama bu… bu ınanabileceğinden daha fazlaydı.
Büyük duvarın dışında, geçtikleri her kasaba toplanmış ve buraya yerleşmiş gibi, binalar yan yana, dip dibe toplanmıştı. Hanlar üst katlarını evlerin kiremit çatılarının üzerine uzatmışlardı. Alçak, geniş ve penceresiz dükkanlar hepsini birden omuzluyordu. Kırmızı tuğla, gri taş, beyaz badana birbirine karışmış, göz görebildiğince uzanıyordu. Baerlon burada fark edilmeden kaybolabilirdi ve Beyazköprü, tek dalga yaratamadan yirmi kez yutulurdu.
Ve duvar. Dik, on beş metre yüksekliğinde, açık gri taştan yapılmış, beyaz ve gümüş çizgilerle süslü duvar, büyük bir çember çizerek kuzeye ve güneye kıvrılıyordu. Rand ne kadar uzandığını merak etti. Üzerinde yuvarlak, duvardan da yüksek kuleler yükseliyor, her birinin tepesinde kırmızı beyaz flamalar rüzgarda dalgalanıyordu. Duvarın içinde başka kuleler görülüyordu; duvarlardakinden de yüksek, ince kuleler ve güneşin altında beyaz ve altın rengi parlayan kubbeler. Dinlediği bin hikaye, aklında kralların ve kraliçelerin, tahtların, güçlerin ve efsanelerin şehirlerini resmetmişti ve Caemlyn, zihninin derinliklerindeki o resimlere, suyun sürahiye uyması gibi uyuyordu.
Araba, kente giden geniş yolda, iki yanında iki kule dikilen o kapılara doğru gıcırdayarak ilerliyordu. Tüccar kafilelerini oluşturan arabaların altından geçip, şehirden çıktığı kemerler bir deve, hattâ yan yana on deve yol verebilirdi. Yolun her iki yanına meydan pazarları dizilmişti, kiremitleri kırmızı, mor parıldıyor, aralarını ahırlar ve kümesler dolduruyordu. Buzağılar böğürüyor, sığırlar bağırıyor, kazlar ötüyor, tavuklar gıdaklıyor, keçiler ve koyunlar meliyor, insanlar yüksek sesle pazarlık ediyordu. Caemlyn kapılarından onlara doğru bir gürültü duvarı yuvarlanıyordu.