“Size ne demiştim?” Bunt işitilebilmek için sesini yükseltti. “Dünyadaki en ihtişamlı şehir. Ogierler yaptı, biliyorsunuz. En azından İç Şehir’i ve Saray’ı. Caemlyn bu kadar eskidir işte. İyi Kraliçe Morgase’in, Işık onu aydınlatsın, kanunları koyduğu ve Andor’un barışını koruduğu Caemlyn. Yeryüzündeki en büyük şehir.”
Rand onaylamaya hazırdı. Ağzı bir karış açık, gürültüyü dışarıda bırakmak için kulaklarını elleriyle kapatmak istiyordu. İnsanlar, tıpkı Bel Tine’de Çayır’a doluşan Emond Meydanı halkı gibi yola dolusmuştu. Baerlon’da inanılamayacak kadar çok insan olduğunu düşündüğünü hatırladı ve kahkaha atacak oldu. Mat’e bakıp sırıttı. Mat kulaklarını elleriyle kapatmış, bu iş için omuzlarını da kullanmak ister gibi onları kaldırmıştı.
“Bunun içinde nasıl saklanacağız?” diye sordu yüksek sesle. Rand’ın baktığını görünce. “Bu kadar çok insan varken kime güvenebileceğimizi nereden bileceğiz? Ne kadar çoklar! Işık, bu gürültü!” Rand yanıt vermeden önce Bunt’a baktı. Çiftçi, şehri seyretmeye dalmıştı; o gürültü içinde duymamış olması mümkündü. Rand yine de ağzını Mat’in kulağına yaklaştırdı. “Bu kadar çok insan arasında bizi nasıl bulabilirler? Anlamıyor musun, seni yün kafalı aptal? Lanet dilini tutmayı başarabilirsen güvendeyiz!” Önlerindeki çarşıları, şehir duvarlarını, her şeyi içine alacak şekilde elini salladı. “Şuna bir bak, Mat! Burada her şey olabilir. Her şey! Moiraine’i bizi beklerken bile bulabiliriz. Ve Egwene ile diğerlerini.”
“Hâlâ hayattalarsa. Bana sorarsan, onlar da Âşık kadar ölü.” Rand’ın yüzündeki gülümseme soldu ve dönüp kapıların yaklaşmasını izledi. Caemlyn gibi bir şehirde her şey olabilirdi. İnatla bu düşünceye tutundu.
Bunt, dizginleri ne kadar silkelerse silkelesin, at daha hızlı gidemiyordu; kapılara yaklaştıkça kalabalık arttı, omuz omuza, arabalara yaslanarak içeriye girmeye çalıştılar. Rand, pek az eşyası olan, toz içinde bir sürü genç adam görünce memnun oldu. Yaşları ne olursa olsun, itiş kakış kapılara yürüyen kalabalığın çoğu uzun yolculuk yapmış gibi görünüyordu. Çürük çarık arabalar, yorgun atlar, kaba mekanlarda geçirilen geceler yüzünden kırışmış giysiler, sürüklenen ayaklar, bitkin gözler. Ama bitkin ya da değil, o gözler, kapılardan içeri girmek tüm yorgunluklarını silip atacakmış gibi o tarafa dikilmişti.
Kapılarda yarım düzine Kraliçenin Askeri duruyordu. Temiz kırmızı-beyaz üniformaları ve parlak zırhları, taştan kemerin altında akan insanlarla keskin bir karşıtlık oluşturuyordu. Sırtları dik, başlan yukarıda, yeni gelenleri tepeden bakan bir ihtiyatla süzüyorlardı. İçeri gelenlerin çoğunu geri çevirmeyi tercih edecekleri açıktı. Ama kentten ayrılanlar için trafiği açık tutmaktan ve çok fazla itiş kakış yaratanlara sert sözler söylemekten başka bir şey yapmıyorlardı.
“Yerlerinizi koruyun. İttirmeyin. İttirme dedim, kör olasıca! Herkese yer var, Işık bize yardım etsin. Yerlerinizi koruyun.”
Bunt’ın arabası ağır ağır akan kalabalık ile birlikte Caemlyn’e girdi.
Şehir, alçak tepelerin üzerine kurulmuştu, bir merkeze tırmanan basamaklar gibi görünüyordu. O merkez, bembeyaz parlayan, tepelerin üzerinde uzanan bir başka duvarla çevrelenmişti. O duvarın içinde, beyaz, altın ve mor, daha fazla kule, daha fazla kubbe vardı. Durdukları yükseklik, Caemlyn’in geri kalanına tepeden bakıyormuş gibi görünmelerine sebep oluyordu. Rand Bunt’ın bahsettiği İç Şehir’in orası olması gerektiğini düşündü.
Caemlyn Yolu şehre girer girmez değişmiş, ot ve ağaç kaplı enli şeritlerin ikiye ayırdığı geniş bir bulvar olmuştu. Otlar kahverengi, ağaçlar çıplaktı, ama insanlar sıradışı bir şey görmüyormuş gibi kahkaha atarak, konuşarak, tartışarak, insanların yaptığı her zamanki şeyleri yaparak oraya buraya seyirtiyordu. Bu sene baharın gelmediğini, belki hiç gelmeyeceğini bilmiyormuş gibi. Rand görmediklerini, belki göremediklerini, belki görmeyi tercih etmediklerini fark etti. Gözleri yapraksız dallardan kaçıyor, ölü ya da ölmekte olan otların üzerinde bakışlarını yere indirmeden yürüyorlardı. Görmedikleri bir şeyi görmezden gelebilirlerdi; görmedikleri bir şey, aslında orada olmayabilirdi.
Rand, ağzı bir karış açık şehre ve insanlara bakarken, araba bulvardan daha dar, ama yine de Emond Meydanı’ndaki en geniş sokaktan daha geniş bir yan yola sapınca şaşırdı. Trafik burada biraz daha hafifti; kalabalık hızını kesmeden arabanın çevresinde ikiye ayrılıyordu.
“Pelerininin altında ne saklıyorsun, gerçekten de Holdwin’in söylediği şeyi mi?”
Rand heybelerini omzuna atmak üzereydi. Tek kası seyirmedi. “Ne demek istiyorsun?” Sesi de sakindi. Midesi ekşi bir düğüme dönüşmüştü, ama sesi sakındi.
Mat bir eliyle esnemesini bastırdı, ama diğer elini ceketinin altına soktu –Shadar Logoth’dan aldığı hançeri tutuyordu, Rand biliyordu– ve gözleri kafasına sardığı atkının altında sert, kovalanıyormuş gibi bir bakış kazandı. Bunt, o elin altında gizli bir silah olduğunu biliyormuş gibi Mat’e bakmaktan kaçındı.
“Sanırım bunun bir anlamı yok. Bak şimdi, eğer Caemlyn’e geleceğimi duymuşsan, kalanını duyacak kadar orada durmuşsun demektir. Ödül peşinde olsaydım, Kaz ve Taç’a girmek için bir bahane bulur, Holdwin ile konuşurdum. Ama Holdwin’den pek hoşlanmam, arkadaşını ise hiç sevmedim. Siz ikinizi, dünyada her şeyden çok istiyor gibiydi.”
“Ne istediğini bilmiyorum,” dedi Rand. “Onu daha önce hiç görmedik.” Bu doğru olabilirdi; Rand, bir Soluk’u bir diğerinden ayıramıyordu.
“Hı –hı. Eh, dediğim gibi, ben hiçbir şey bilmiyorum ve sanırım bilmek de istemiyorum. İnsanlar daha fazla sorun aramaya başlamadan da yeterince dert var ortalıkta.”
Mat ağır ağır eşyalarını topladı. Aşağı inmeye hazır olduğunda Rand çoktan arabadan inmiş, sabırsızca bekliyordu. Mat yayını, sadağını ve battaniye rulosunu kucaklayarak ve mırıldanarak sert bir biçimde arabaya sırtını döndü. Gözlerinin altında koyu renk gölgeler belirmişti.
Rand’ın midesi guruldadı. Yüzünü buruşturdu. Açlık, midesindeki ekşi burkulma ile birleşince, kusmaktan korkmaya başlamıştı. Mat beklenti içinde ona bakıyordu. Ne tarafa gitmeli? Şimdi ne yapmalı?
Bunt eğildi ve yaklaşmasını işaret etti. Rand, Caemlyn hakkında tavsiye almayı umarak yaklaştı.
“Şunu sakla…” Yaşlı çiftçi durdu ve ihtiyatla çevreye bakındı. İnsanlar arabanın iki yanından geçiyordu, ama yolu tıkadıkları için küfreden birkaç kişi dışında kimse onlara dikkat etmiyordu. “Takmaktan vazgeç,” dedi, “sakla, sat. Ver gitsin. Benim tavsiyem bu. Onun gibi bir şey dikkat çekecektir ve bunu hiç istemediğinizi tahmin ediyorum.”
Aniden doğruldu, atına dilini şaklattı ve başka tek söz söylemeden, tek bakış fırlatmadan kalabalığın içinde arabasını ağır ağır sürdü. Fıçı dolu bir araba onlara doğru geliyordu. Rand yoldan sıçradı ve sendeledi. Bir daha baktığında Bunt ve arabası gözden kaybolmuştu.
“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Mat. Dudaklarını yaladı, iri iri açılmış gözlerle yanlarından geçip giden insanlara, tepelerine dikilen altı katlı binalara baktı. “Artık Caemlyn’deyiz, ama ne yapacağız?” Ellerini kulaklarından çekmişti, ama kulaklarını yine örtmek istiyormuş gibi seyiriyorlardı. Şehrin üzerinde alçak, tekdüze bir gürültü asılıydı. Çalışan binlerce dükkanın mırıltısı, binlerce kişinin konuşmaları. Rand için tüm bunlar, devamlı vızıldayan dev bir arı kovanının içinde olmak gibiydi. “Burada olsalar bile, Rand, bütün bunların içinde nasıl bulacağız?”