“Biz Logain’i görmeye gelmedik,” dedi Rand sabırla. “Biz yalnızca Caemlyn’i görmeye geldik.” Bunt’ı hatırladı ve ekledi: “Dünyadaki en ihtişamlı şehri.” Dükkancı yüzünü buruşturmaya devam etti. “Işık iyi Kraliçe Morgase’i aydınlatsın,” dedi Rand umutla.
“Sorun çıkaracak olursan,” dedi adam ekşi ekşi. “Sesime gelecek yüz adam var ve askerler bakmasa bile onlar icabınıza bakar.” Susup Rand’ın ayağının yanına tükürdü. “Pis işinize bakın.”
Rand, adam neşeyle iyi günler dilemiş gibi başını salladı ve Mat’i çekerek uzaklaştı. Mat omzunun üzerinden dükkana bakmaya, kendi kendine homurdanmaya devam etti. Rand sonunda onu boş bir yan yola çekti. Ne yaptıklarını kimse görmesin diye sırtlarını caddeye verdiler. Rand, kılıç kemerini çıkardı ve kın ile kabzaya kumaş sarmaya başladı.
“İddiaya girerim o lanet kumaş için senden iki kal fazla para almıştır,” dedi Mat. “Hattâ üç kat.”
Kumaşı ve ipi düşmeyecek şekilde tutturmak göründüğü kadar kolay değildi.
“Hepsi bizi aldatmaya çalışacak, Rand. Başka herkes gibi sahte Ejder’i görmeye geldiğimizi sanıyorlar. Birisi biz uyurken kafamıza vurmazsa şanslı sayılırız. Burası durulacak yer değil. Çok fazla insan var. Buradan çıkıp Tar Valon’a gidelim. Ya da güneye, Ilhan’a. Boru Avı için toplanmalarını görmek hoşuma giderdi. Köye dönemeyeceksek, gidelim yeter.”
“Ben kalıyorum,” dedi Rand. “Şimdiye dek gelmemişlerse bile, eninde sonunda gelip bizi arayacaklar.”
Sargıları herkesin yaptığı gibi yaptığından emin değildi, ama kabzadaki ve kındaki balıkçıllar gizlenmişti ve Rand iyi tutturduğunu düşünüyordu. Caddeye dönerlerken, sorun yaratmasından endişelenecek bir şeyden kurtulduğuna inanıyordu. Mat, sanki bir tasmayla sürükleniyormuş gibi gönülsüzce yanında yürüyordu.
Rand yavaş yavaş istediği tarifi aldı. Başta tarifler belirsizdi, “o yönde bir yerde” ya da “şuradan” gibi. Ama yaklaştıkça tarifler de ayrıntılı bir hal almaya başladı ve sonunda kapısının üzerinde, gıcırdayarak rüzgarda sallanan bir tabelası olan geniş bir taş binanın önünde durdular. Tabelada kızıl-altın saçlı bir kadının önünde diz çökmüş bir adam resmi vardı. Kadının eli, adamın eğdiği başındaydı. Kraliçenin Takdisi.
“Bundan emin misin?” diye sordu Mat.
“Elbette,” dedi Rand. Derin bir soluk aldı ve kapıyı ittirdi.
Salon genişti ve duvarları koyu renk ahşapla kaplıydı. İki şöminenin ateşi odayı ısıtıyordu. Bir hizmetkar kadın, zaten temiz görünen yeri süpürüyor, bir diğeri köşedeki şamdanları cilalıyordu. İkisi içeri girince gülümsediler ve işlerine döndüler.
Yalnızca birkaç masa doluydu, ama bu kadar erken saatte bir düzine adam bile kalabalık sayılırdı ve hiçbiri onu ve Mat’i görünce çok memnun olmuş görünmedi, ama en azından temiz ve ayık görünüyorlardı. Kızaran biftek ve pişen ekmek kokuları mutfaktan süzülüyor, Rand’ın ağzını sulandırıyordu.
Rand hoşnutluk içinde, hancının şişman, pembe yüzlü biri olduğunu gördü. Önlüğü kolalı ve beyazdı, gri saçları kafasının kel kısmına doğru taranmıştı, ama tam olarak örtememişti. Keskin gözleri onları baştan aşağı süzdü, tozlu giysilerini ve bohçalarını, yıpranmış çizmelerini içine aldı, ama gülümsemesi cömert ve hoştu. Adı Basel Gill idi.
“Gill Efendi,” dedi Rand, “bir dostumuz buraya gelmemizi söyledi. Thom Merrilin. O…” Hancının gülümsemesi kayboldu. Rand Mat’e baktı, ama o mutfaktan süzülen kokulara dalmıştı ve başka hiçbir şeyi fark edecek gibi değildi. “Bir sorun mu var? Onu tanıyor musunuz?”
“Onu tanıyorum,” dedi Gill sertçe. Şimdi Rand’ın yanındaki flüt çantasına, başka her şeye gösterdiğinden daha fazla ilgi gösteriyor gibiydi. “Benimle gelin.” Başını arka tarafa doğru salladı. Rand Mat’i yürütmek için çekiştirdi, sonra neler olduğunu merak ederek hancıyı takip etti.
Gill Efendi mutfakta durup aşçıyla konuştu. Aşçı hancıyla aynı kiloda görünen, saçlarını ensesinde topuz yapmış şişman bir kadındı. Gill Efendi konuşurken tencerelerini kanştırmaya devam etti. Kokular o kadar güzel geliyordu ki –iki günlük açlık her şeye hoş bir tat verirdi, ama burası al’Vere Hanım’ın mutfağı kadar güzel kokuyordu– Rand’ın midesi guruldadı. Mat burnunu tencerelere doğru uzatmıştı. Rand onu dürtükledi, Mat ağzından çenesine akan suları sildi.
Hancı onları telaşla arka kapıdan dışarı çıkardı. Ahır avlusunda yakında kimse olmadığından emin olmak için bakındı, sonra ikisine döndü. Rand a. “Çantada ne var, evlat?”
“Thom’un flütü,” dedi Rand yavaşça. Altın ve gümüş işlemeli flütü göstermenin faydası olacakmış gibi çantayı açtı. Mat’in eli ceketinin altına gitti.
Gill Efendi bakışlarını Rand’dan ayırmadı. “Evet, tanıdım. Onu çalmasını sık sık izledim ve kraliyet sarayının dışında ona benzer iki tane bulamazsın.” Hoş gülümsemesi yok olmuştu, gözleri aniden bir bıçak kadar keskinleşmişti. “Onu nereden buldun? Thom o flütten ayrılmaktansa kolunu feda eder.”
“Bana o verdi.” Rand Thom’un bohça yapılmış pelerinini sırtından indirdi ve yere koyup arp çantasının ucu ile renkli yamaları açığa çıkaracak kadar açtı. “Thom öldü, Gill Efendi. O dostunuzdu, üzgünüm. Benim de dostumdu.”
“Öldü mü dedin? Nasıl?”
“Bir… bir adam bizi öldürmeye çalıştı. Thom bunu kucağıma bıraktı ve bize kaçmamızı söyledi.” Yamalar kelebekler gibi rüzgarda uçuştu. Rand’ın boğazına bir şey oturdu; pelerini dikkatle katladı. “O olmasaydı ölmüş olurduk. Birlikte Caemlyn’e geliyorduk. Bize buraya, sizin hanınıza gelmemizi söyledi.”
“Öldüğüne,” dedi hancı yavaşça, “ancak cesedini gördükten sonra inanırım.” Pelerin bohçasını ayağının ucuyla dürtükledi ve boğazını temizledi. “Hayır, hayır, gördüğünüzü görmüşsünüzdür, herhalde; ama öldüğüne inanmıyorum. İhtiyar Thom Merrilin’i öldürmek bazılarının düşündüğünden daha zordur.”
Rand bir elini Mat’in omzuna koydu. “Sorun yok, Mat. O dost.” Gill Efendi Mat’e bir bakış fırlattı ve içini çekti. “Sanırım öyleyim.” Mat yavaşça doğruldu, kollarını göğsünde kavuşturdu. Ama hâlâ hancıyı ihtiyatla izliyordu. Yanağında bir kas seyirdi.
“Caemlyn’e gelirken mi dedin?” Hancı başını iki yana salladı. “Burası Thom’un dünya üzerinde geleceği son yer. Belki Tar Valon dışında.” Bir ahır uşağının, bir at çekerek geçmesini bekledi, sonra yi– ne de sesini alçalttı. “Aes Sedailerle başınız derde girmiş anlaşılan.”
“Evet,” diye homurdandı Mat. Rand aynı anda, “Bunu düşünmenize sebep olan ne?” diye sordu.
Gill Efendi kum kum güldü. “Adamı tanıyorum, işte bu. Bu tür sorunlara balıklama atlar, özellikle de siz yaşta iki delikanlıya yardım etmek için…” Gözlerinde anılar kıvılcımlandı, sakıngan bakışlarla doğruldu. “Şimdi… ah… bakın, kimseyi suçlamıyorum, ama… ah… ikinizden biri… ah… anlatmak istediğim şu:… ah… sormamda sakınca yoksa, Tar Valon’la sorununuz tam olarak nedir?”
Rand’ın derisi, adamın aklına neyin geldiğini fark edince diken diken oldu. Tek Güç. “Hayır, hayır, öyle bir şey değil. Yemin ederim. Hattâ bize yardım eden bir Aes Sedai var. Moiraine de…” Dilini ısırdı, ama hancının ifadesi değişmemişti.
“Bunu duyduğuma memnun oldum. Aes Sedaileri o kadar da çok sevdiğimden değil, ama onlarla olmak… başka bir şeye taraf olmaktan iyidir.” Başını yavaşça iki yana salladı. “Logain buraya getirilirken o tür şeylerden çok bahsedilnıeye başlandı. Alınmayın, ama… eh, bilmek zorundaydım, değil mi?”