Rand, kafası karışarak Mat ile bakıştı. Rüyasının her saniyesini açıkça hatırlayabiliyordu. Gözlerini kapatır kapatmaz başlamıştı ve yalnızca birkaç dakika sürmüştü.
O bakışmada bir şey Moiraine’in dikkatini çekti. Delici gözlerle ikisine baktı, sonra içeri girdi. “Ne oldu? Rüya mı gördünüz?”
“Kim olduğumu biliyor,” dedi Mat. “Karanlık Varlık yüzümü biliyor.”
Rand konuşmadan avucunu açarak kadına uzattı. Tek mumun verdiği gölgeli ışıkta bile kan açıkça görülebiliyordu.
Aes Sedai bir adım attı, uzattığı elini tuttu, başparmağı ile yarayı örttü. Rand’ın içi buz gibi oldu, o kadar soğuktu ki, parmakları kasıldı, onları açık tutmak için mücadele etmek zorunda kaldı. Kadın parmaklarını çektiğinde, soğukluk da yok oldu.
Rand elini çevirdi ve sersem sersem ince kan lekesini ovalayıp çıkardı. Yara yok olmuştu. Yavaşça bakışlarını kaldırıp Aes Sedai ile göz göze geldi.
“Acele edin,” dedi kadın yumuşak sesle. “Zaman daralıyor.”
Rand, artık gitme zamanından bahsetmediğini biliyordu.
44
YOLLARDAKİ KARANLIK
Şafaktan önceki karanlıkta, Rand Moiraine i takip ederek Gill Efendi ve diğerlerinin beklemekte olduğu arka koridora ulaştı. Nynaeve ve Egwene, Loial kadar endişeli görünüyordu, Perrin ise neredeyse Muhafız kadar sakindi. Mat artık azıcık bile yalnız kalmaktan korkuyormuş gibi Rand’ın peşinden ayrılmadı, bir metre bile uzaklaşmadı. Aşçı ve yamakları topluluk iyice aydınlatılmış, kahvaltı hazırlıkları ile ısınmış mutfaktan geçerken doğruldu. Hanın müşterilerinin o saatte kalkmaları normal değildi. Gill Efendi’nin yatıştırıcı sözleri üzerine aşçı yüksek sesle burnunu çekti ve hamurunu hızla hamur tahtasına vurdu. Rand, ahır avlusunun kapısına vardığında hepsi tavaları ile ilgilenmeye, hamur yoğurmaya dönmüştü bile.
Dışarıda gece hâlâ zifiri karanlıktı. Rand için başka herkes daha karanlık gölgelerden başka bir şey değildi. Hancıyı ve Lan’i körlemesine takip etti, Gill Efendi’nin kendi ahır avlusunu tanımasının ve Muhafız’ın içgüdülerinin bacaklarını kırmadan avluyu aşmalarına yardım edeceğini umdu. Loial birkaç kez sendeledi.
“Neden tek bir ışık yakamıyoruz, anlamıyorum,” diye homurdandı Ogier. “Biz yurtta karanlıkta dolanmayız. Ben bir Ogier’im, kedi değil.” Rand aniden Loial’ın tüylü kulaklarının sinirle seyirdiğini hayal etti.
Gecenin içinde ahır aniden tepelerine dikildi, ahır kapısı gıcırdayarak açıldı, avluya dar bir ışık huzmesi boşalttı. Hancı, kapıyı ancak teker teker girmelerine yetecek kadar açtı, Perrin’in arkasından telaşla çekti, neredeyse delikanlının topuklarına çarpıyordu. Rand içerideki ışığın altında gözlerini kırpıştırdı.
Ahır uşakları onları görünce, aşçının aksine şaşırmadı. Atları eyerlenmiş, bekliyordu. Mandarb kibirle duruyor, Lan hariç herkesi görmezden geliyordu, ama Aldieb Moiraine’in elini koklamak için burnunu uzattı. Üzerine hasır küfeler yüklenmiş bir yük atı da vardı, bir de Loial için ayakları tüylü, Muhafız’ın aygırından bile yüksek, dev bir hayvan. Tek başına tıkabasa yüklü bir saman arabasını çekebilecek gibi görünüyordu, ama Ogier’in yanında midilli gibi duruyordu.
Loial, iri atı süzerek kuşkuyla mırıldandı. “Benim ayaklarım bana hep yetmiştir.”
Gill Efendi Rand a işaret etti. Hancı ona neredeyse kendi saçları ile aynı renkte, doru bir at ödünç veriyordu. At yüksek ve geniş göğüslüydü, ama adımlarında Bulut’ta olan canlılık yoktu ve Rand bunu görmekten memnun oldu. Gill Efendi adının Kızıl olduğunu söyledi.
Egwene Bela’ya, Nynaeve uzun bacaklı kısrağa gitti.
Mat, boz atını Rand’ın yanına getirdi. “Perrin beni endişelendiriyor,” diye mırıldandı. Rand ona keskin gözlerle baktı. “Şey, tuhaf davranıyor. Sen görmüyor musun? Yemin ederim hayal etmiyorum, ya da… ya da…”
Rand başını salladı. Hançer onu yine ele geçirmiyor, Işık’a şükür. “Öyle, Mat, ama rahat ol. Moiraine’in bundan haberi var… her ne ise. Perrin iyi.” Buna inanabilmeyi diledi, ama Mat’i, en azından biraz tatmin etmiş gibiydi.
“Elbette,” dedi Mat telaşla, gözucuyla Perrin’i izlemeye devam ederek. “Olmadığını söylemedim zaten.”
Gill Efendi baş tımarcı ile konuşuyordu. Yüzü ata benzeyen o kösele derili adam yumruğunu alnına götürdü ve ahırın arkasına seyirtti. Hancı yuvarlak yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme ile Moiraine’e döndü. “Ramey yolun açık olduğunu söylüyor, Aes Sedai.”
Ahırın arka duvarı katı ve sağlam görünüyordu, üzerine ağır alet rafları dizilmişti. Ramey ve diğer ahır uşakları yabaları, tırmıkları, kürekleri toparladılar, sonra rafların arkasına uzanıp gizli kilitleri açtılar. Aniden duvarın bir kısmı içe doğru kaydı. Menteşeleri o kadar iyi gizlenmişti ki, Rand gizli kapı ardına dek açık dururken bile onları bulabileceğinden emin değildi. Ahırın ışığı bir iki metre ötedeki tuğla duvarı aydınlattı.
“Binaların arasındaki dar bir geçit yalnızca,” dedi hancı, “ama ahırdakiler dışında kimse burada bir kapı olduğunu bilmiyor. Beyazcübbe ya da beyaz rozet, dışarı çıktığınızı görecek kimse olmayacak.”
Aes Sedai başını salladı. “Unutma, iyi hancı, bunların başına dert açacağından korkarsan, Tar Valon’da Sheriam Sedai’ye, Mavi Ajahlardan birine yazacaksın. Korkarım kız kardeşlerimin ve benim çoktan, bana yardım edenlerin işlerini yoluna koymak için yapacak çok şeyimiz var.”
Gill Efendi güldü; bu endişeli birinin gülüşü değildi. “Neden, Aes Sedai, bana çoktan Caemlyn’deki tek faresiz hanı verdiniz. Başka ne isteyebilirim ki? Sırf bununla müşterilerim ikiye katlanır.” Sırıtışı solarak ciddiyete dönüştü. “Neyin peşinde olursanız olun, Kraliçe Tar Valon’u destekliyor ve ben de Kraliçe’yi destekliyorum. Bu yüzden işlerinizin yolunda gideceğini umuyorum. Işık sizi aydınlatsın, Aes Sedai. Işık hepinizi aydınlatsın.”
“Işık seni de aydınlatsın, Gill Efendi,” diye yanıt verdi Moiraine başını eğerek. “Ama eğer Işık’ın hepimizin üzerinde parlamasını istiyorsak, acele etmeliyiz.” Loial’a döndü. “Hazır mısın?”
Ogier iri atın dişlerine ihtiyatla bakarak dizginleri aldı. O ağzı elinden bir dizgin boyu uzak tutmaya çalışarak hayvanı ahırın arkasındaki açıklığa götürdü. Ramey kapıyı kapatmak için sabırsızlanarak ayak değiştirip duruyordu. Loial bir an, yanağındaki esintiyi hissetmek istercesine başını eğerek durdu. “Bu taraftan,” dedi ve dar geçide döndü.
Moiraine Loial’ın atının hemen arkasından takip ediyordu. Ardından Rand ve Mat geliyordu. Rand yük atının dizginlerini tutmuştu. Nynaeve ve Egwene sıranın ortasında at sürüyorlardı, Perrin onları takip ediyor, Lan en sondan geliyordu. Mandarb pis geçide adım atar atmaz gizli kapı kapandı. Kapı kilitlenirken çıkan tıkırtılar Rand’a sıradışı ölçüde yüksek geldi.
Gill Efendi’nin geçit dediği yan yol, gerçekten de çok dardı ve eğer bu mümkünse, ahırdan da karanlıktı. Yüksek, boş tuğla ya da ahşap duvarlar iki yanda dizilmişti, yukarıda siyah gökyüzünden dar bir şerit görülebiliyordu. Yük atının sırtındaki iri, hasır sepetler iki yandaki binalara sürtünüyordu. Küfeler yolculuk için gereken malzemelerle tıkabasa doluydu ve bunların çoğu gazyağı dolu kil kavanozlardı. Bir sırık demeti atın sırtına boylamasına bağlanmıştı ve her birinin ucunda sallanan bir lamba vardı. Yollar, demişti Loial, en karanlık geceden bile karanlıktır.
Kısmen doldurulmuş lambalar atın hareketi ile çalkalanıyor, tenekemsi seslerle birbirlerine çarpıyordu. Çok yüksek bir ses değildi, ama Caemlyn’de şafaktan önceki saat sessizdi. Çok sessiz. Donuk, metalik çınlamalar bir kilometre öteden duyulabilirmiş gibi geliyordu.