Rand, Lan’in arkasından geldiğini, Muhafız kolunu yakalayana dek fark etmedi. “Burada oturmuş, neye bakıyorsun, evlat? Hareket etmeliyiz.” Diğerleri Lan’in arkasında bekliyordu.
Rand, Trolloc korkusunun sağduyusunu altettiğinin söylenmesini bekleyerek gördüklerini anlattı. Lan’in bunun bir yarasa ya da göz aldanması olduğunu söyleyerek dikkate almayacağını ummuştu.
Lan, ağzında kötü tat bırakmışa benzeyen bir sözcük mırıldandı. “Draghkar.” Egwene ve diğer İki Nehirliler gökyüzüne endişeyle baktılar, ama Âşık yumuşak sesle inledi.
“Evet,” dedi Moiraine. “Aksini ummak fazla olur. Ve eğer Myrddraal’in emrinde bir Draghkar varsa, çoktan gelmediyse bile kısa sürede burada olur. Daha hızlı ilerlemeliyiz. Belki Taren Salı’na Myrddraal’den önce ulaşırız. O ve Trolloclar nehri bizim kadar kolay geçemezler.”
“Bir Draghkar mı?” dedi Egwene. “O nedir?”
Boğuk sesle yanıt veren Thom Merrilin oldu. “Efsaneler Çağı’nı sona erdiren savaşlarda, Trolloclardan ve Yarı-insanlardan daha kötüleri yaratıldı.”
O konuşurken Moiraine’in başı hızla ona döndü. Karanlık bile bakışlarındaki keskinliği gizleyemiyordu.
Herhangi biri Âşıktan daha fazla bilgi isteyemeden, Lan talimat vermeye başladı. “Şimdi Kuzey Yolu’nu kullanacağız. Canınızı kurtarmak istiyorsanız beni takip edin, ayak uydurun ve birbirinizden ayrılmayın.”
Atını çevirdi ve diğerleri ses çıkarmadan onu takip elti.
11
TAREN SALI YOLU
Kuzey Yolu’nun sert zemininde, ay ışığı altında kuzeye koşan atlar, yeleleri ve kuyrukları arkada dalgalanarak, toynakları sabit bir ritim ile yeri döverek yayıldılar. Siyah atıyla soğuk gece ile bir olan Lan, gölgelere bürünmüş bir atlı gibi yolu gösterdi. Moiraine’in, aygıra ayak uyduran beyaz kısrağı, karanlığın içinde fırlayan solgun bir ok gibiydi. Kalanlar sıkı bir çizgi halinde, sanki hepsi bir ucu Muhafız’ın elindeki bir halata bağlanmışcasına takip ettiler.
Rand en arkadan geliyordu. Önünde Thom Merrilin vardı ve diğerleri ötede daha belirsizdi. Âşık hiç başını çevirmiyor, dikkatini kaçtıkları şeye değil, gittikleri yere yoğunlaştırıyordu. Trolloclar, sessiz atı üzerinde Soluk ya da o uçan yaratık, Draghkar ortaya çıkacak olsa, alarm vermesi gereken Rand’dı.
Birkaç dakikada bir Bulut’un yelesine ve dizginlerine tutunarak arkaya bakıyordu. Draghkar… Thom, Trolloclardan ve Soluklardan daha kötü olduğunu söylemişti. Ama gökyüzü boştu ve gözüne çarpan tek karanlık ve gölgeler yerdeydi. Bir orduyu bile gizleyebilecek gölgeler.
Gri at koşma fırsatı ele geçirdiğinden beri, gecenin içinde bir hayalet gibi hız yapıyor, Lan’in aygırına kolaylıkla ayak uyduruyordu. Hattâ Bulut daha hızlı gitmek istiyordu. Siyah atı yakalamak istiyor, bunun için çaba gösteriyordu. Rand onu yerinde tutmak için dizginleri sıkı sıkı kavramak zorunda kalıyordu. Bulut, bunun bir yarış olduğunu düşünürcesine dizginlere direnerek fırlıyor, her adımda hakimiyeti ele geçirmek için mücadele ediyordu. Rand kaslarını gererek eyere ve dizginlere tutunuyordu. Atının, gerginliğini fark etmeyeceğini umuyordu. Bulut gergin olduğunu fark ederse, ucundan tutunduğu hakimiyeti tamamen kaybedebilirdi.
Rand, Bulut’un boynuna yatarak endişeli bakışlarını Bela ve binicisine dikti. Tüylü kısrağın diğerlerine ayak uydurabileceğini söylerken koşar adım gitmeyi kastetmemişti. Kısrak şimdi, Rand’ın becerebileceğini hiç düşünmediği gibi koşuyordu. Lan, Egwene’i yanlarında istememişti. Bela arkada kalmaya başlarsa yavaşlar mıydı? Yoksa onu geride mi bırakırdı? Aes Sedai ve Muhafız, Rand ile arkadaşlarının bir açıdan önemli olduklarını düşünüyordu, ama Moiraine’in Desen hakkındaki konuşmalarına rağmen, Egwene’e aynı önemi verdiğini sanmıyordu.
Bela geride kalırsa, Moiraine ve Lan ne derse desin Rand da geride kalacaktı. Soluk’un ve Trollocların olduğu geride. Draghkar’ın olduğu geride. Tüm yüreği ve ümitsizliği ile sakin bir biçimde Bela ya rüzgar gibi koşmasını bağırdı, sessizce ona güç vermeye çalıştı. Koş! Derisi diken diken oldu, kemikleri donmuş, yarılmaya hazır gibi geldi. Işık ona yardım et, koş! Ve Bela koştu.
Zaman belirsiz bir bulanıklığa dönüşene kadar kuzeye, gecenin içine koştular, koştular. Arada bir çiftlik evlerinin ışıkları görünüyor, sonra bir hayal gibi yok oluyordu. Köpeklerin keskin meydan okumaları hızla arkalarında kalıyor ya da köpekler onları kovaladıklarını düşündükleri zaman aniden kesiliyordu. Yalnızca sulu, solgun bir ay ışığının aydınlattığı karanlıkta koştular. Yolun yanındaki ağaçların aniden yükseldiği, sonra yok olduğu bir karanlıkta koştular. Geride kalanlar bir kasvete bürünüyor, toynakların düzenli vuruşlarını yalnızca bir gece kuşunun yalnız ve yaslı haykırışı bozuyordu.
Lan aniden yavaşladı, sonra atları durdurdu. Rand ne kadar süre geçtiğinden emin değildi, ama eyere tutunmaktan bacakları hafif hafif ağrıyordu. Önlerinde, gecenin içinde, yüksek bir ağaç ateşböcekleriyle dolmuş gibi kıvılcımlar ışıyordu.
Rand ışıklara şaşkınlık içinde baktı, sonra aniden hayretle inledi. Ateşböcekleri pencereydi, bir tepenin eteklerini ve zirvesini kaplayan evlerin pencereleri. Burası Seyrantepe’ydi. Bu kadar uzağa geldiğine inanamıyordu. Bu yolculuğu muhtemelen daha önce hiç yapılmadığı kadar hızlı yapmışlardı. Rand ile Thom, Lan’i taklit ederek atlarından indiler. Bulut başını eğdi, böğrü inip kalkarak durdu. Atın duman gibi rengi yüzünden zar zor fark edilebilen köpükler boynunu ve omuzlarını benek benek kaplamıştı. Rand, Bulut’un bu gece fazla uzağa gidemeyeceğini düşündü.
“Bütün bu köyleri arkada bırakmayı ne kadar istesem de,” dedi Thom, “birkaç saat dinlenmek şu anda hiç de fena olmazdı. Kuşkusuz bunu olanaklı kılacak kadar ilerde olmalıyız.”
Rand gerindi, sırtından çıtırtılar çıktı. “Gecenin kalanını Gözcü Tepe’de geçireceksek, yukarı çıksak daha iyi olur.”
Başıboş bir rüzgar, köy tarafından bir ezgi ve ağız sulandıran yiyecek kokuları getirdi. Seyrantepe’de hâlâ kutlama yapıyorlardı. Buraya Bel Tine’ı mahvedecek Trolloclar gelmemişti. Rand, Egwene’i aradı. Kız, bitkinlik içinde kamburunu çıkarmış, Bela’ya yaslanıyordu. Diğerleri de içlerini çekerek, kaslarını gererek atlarından indiler. Yalnızca Muhafız ve Aes Sedai hiçbir görünür yorgunluk işareti taşımıyordu.
“Biraz şarkı hoşuma giderdi,” dedi Mat. “Ve belki Beyaz Domuz’da sıcak bir koyun etli turta.” Durdu, sonra ekledi. “Seyrantepe’nin ötesine ötesine geçmemiştim. Beyaz Domuz, Badeçay Hanı kadar iyi değildir.”
“Beyaz Domuz o kadar kötü değil,” dedi Perrin. “Ben de koyun etli turta isterdim. Ve kemiklerimdeki üşümeyi alması için bir sürü çay.”
“Taren’ı geçene kadar duramayız,” dedi Lan keskin sesle. “Birkaç dakikadan fazla değil.”
“Ama atlar,” diye itiraz etti Rand. “Bu gece daha fazla gitmeye kalkarsak onları koşmaktan öldürürüz. Moiraine Sedai, kuşkusuz siz…”
Kadının, atların arasında dolaştığının belirsizce farkındaydı, ama ne yaptığına dikkat etmemişti. Kadın yanından geçerken elini Bulut’un boynuna koydu. Rand sustu. At aniden, yumuşak bir kişneme ile, dizginleri Rand’ın elinden neredeyse kopararak başını salladı. Gri at bir haftadır ahırda dinleniyormuş gibi dans ederek yana kaçtı. Moiraine tek söz söylemeden Bela’ya gitti.
“Bunu yapabildiğini bilmiyordum,” dedi Rand yumuşak sesle Lan’e, yanakları kıpkırmızı yanarak.
“Bunu herkesten çok sen tahmin etmeliydin,” diye yanıt verdi Muhafız. “Babanın yanındayken onu izledin. Tüm yorgunlukları yok edecek. İlk önce atlar, sonra siz.”