“Bu bir rüya,” dedi doğrulurken. Arkasında kapanan kapının tıkırtısını duydu. “Bir tür kabus.” Gözlerini kapattı, uyanmayı düşündü. Rand’ın çocukluğunda, Hikmet, kabus görürken bunu yapabileceğini, kabusun yok olacağını söylemişti… Hikmet mi? Ne? Düşünceleri kayıp gitmeyi bir bıraksa. Başı ağrımayı bir bıraksa, doğru düzgün düşünebilecekti.
Gözlerini yine açtı. Oda hâlâ eskisi gibiydi. Balkon, gökyüzü. Şöminenin yanındaki adam.
“Bu bir rüya mı?” dedi adam. “Fark eder mi?” Bir kez daha, bir an için, ağzı ve gözleri, sonsuza dek uzanan bir fırının gözetleme delikleri oldu. Sesi değişmiyordu; bunun olduğunu fark etmiyor gibiydi.
Rand bu sefer yerinde sıçradı, ama kendini haykırmaktan alıkoymayı başardı. Bu bir rüya. Öyle olmak zorunda. Yine de, gözlerini şöminenin yanındaki adamdan ayırmadan geri geri kapıya kadar çekildi ve kapı kulpunu denedi. Kulp kıpırdamadı; kapı kilitliydi.
“Susamış görünüyorsun,” dedi ateşin yanındaki adam. “İç.”
Masanın üzerinde, parlak altından, yakutlarla ve ametistlerle süslü bir sürahi vardı. Daha önce orada değildi. Rand yerinde sıçrayıp durmaktan vazgeçmeyi diledi. Bu yalnızca bir rüyaydı. Ağzı toz dolu geliyordu.
“Biraz susadım,” dedi sürahiyi alarak. Adam bir eli sandalyenin sırtında, onu izleyerek hevesle eğildi. Baharatlı şarap kokusu Rand’a ne kadar susamış olduğunu hatırlattı. Sanki günlerdir hiçbir şey içmemiş gibi. İçtim mi?
Şarabı ağzına götürürken durdu. Sandalyenin sırtında, adamın parmaklarının arasından duman iplikçikleri çıkıyordu. Ve o gözler, hızlı hızlı titreşen alevlerle, keskin bakışlarla onu izliyordu.
Rand, dudaklarını yaladı ve şarabı tatmadan masaya koydu. “Düşündüğüm kadar susamamışım.” Adam aniden, ifadesiz bir yüzle doğruldu. Küfretse bile hayal kırıklığı daha açık anlaşılamazdı. Rand şarabın içinde ne olduğunu merak etti. Ama bu aptalca bir soruydu, elbette. Bu yalnızca bir rüyaydı. O zaman neden sona ermiyor? “Ne istiyorsun?” diye sordu. “Ve sen kimsin.”
Adamın gözlerinde ve ağzında alevler yükseldi; Rand kükremelerini işitebildiğini düşündü. “Bazıları bana Ba’alzamon, der.”
Rand kendini kapıya dönmüş, çılgınca kulpu çekiştirirken buldu. Bunun bir rüya olduğu hakkındaki tüm düşünceleri yok oldu. Karanlık Varlık. Kapı kulpu kıpırdamıyordu, ama o yine de bükmeye devam etti.
“Sen o musun?” dedi Ba’alzamon aniden. “Benden sonsuza dek saklanamazsın. Benden kendini bile saklayamazsın. Ne en yüksek dağda, ne de en derin mağarada. Seni en ufak kılına kadar biliyorum.”
Rand dönüp adamla yüzleşti –Ba’alzamon ile yüzleşti. Yutkundu. Bir kabus. Kapı kulpunu son bir kez çekti, sonra sırtını dikleştirdi.
“Şan ve şeref mi istiyorsun?” dedi Ba’alzamon. “Güç mü? Sana, Dünyanın Gözü’nün sana hizmet edeceğini mi söylediler? Bir kuklanın nasıl şan ve şerefi, nasıl gücü olabilir? Seni hareket ettiren ipler yüzyıllardır dokunuyor. Baban, Beyaz Kule tarafından seçilmişti, tıpkı halata vurulmuş, işe sürülmüş bir aygır gibi. Annen, planları açısından onunla çiftleşecek bir kısraktan başka bir şey değildi. Ve o planlar ölmelerine yol açtı.”
Rand yumruklarını sıktı. “Babam iyi bir adamdır ve annem iyi bir kadındı. Onlardan bu şekilde söz etme!”
Alevler kahkaha attı. “Demek sende biraz şevk varmış. Belki gerçekten de osundur. Sana ne faydası olacaksa… Amyrlin Makamı seni tüketene kadar kullanacak. Tıpkı Davian’ı kullandıkları gibi. Ve Yurian Stonebow’u Guaire Amalasan’ı, Raolin Darksbane’i. Tıpkı Logain’i kullandıkları gibi. Senden geriye hiçbir şey kalmayana kadar kullanacaklar.”
“Bilmiyorum…” Rand başını iki yana çevirdi. Öfkeden doğan o bir anlık berrak düşünce gitmişti. Onu ararken bile ona nasıl ulaştığını hatırlayamıyordu. Düşünceleri dönüp duruyordu. Burgaçtaki bir sal gibi bir tanesine tutundu. Sözcükler ağzından zorla çıktı, konuştukça sesi güçlendi. “Sen… Shayol Ghul’de… tutsaksın. Sen ve tüm Terkedilmişler… Yaratıcı tarafından zamanın sonuna dek tutsak edildiniz.”
“Zamanın sonu mu?” diye alay etti Ba’alzamon. “Bir taşın altındaki böcek gibi yaşıyorsun ve içinde oturduğun çamurun evren olduğunu sanıyorsun. Zamanın ölümü bana hayal bile edemeyeceğin bir güç getirecek, seni solucan.”
“Sen Shayol…”
“Aptal, ben hiç tutsak olmadım!” Yüzündeki ateşler öyle sıcak kükredi ki, Rand ellerinin arkasına saklanarak geriledi. Avuçlarındaki ter ısıyla kurudu. “Ona ismini veren işi yaparken Lews Therin Kardeşkatili’nin omzunda durdum. Ona karısını, çocuklarını ve kanından olan herkesi, sevdiği ve onu seven herkesi öldürmesini ben söyledim. Ona yaptığını bilmesi için bir anlık aklı başındalığı ben verdim. Hiçbir insanın ruhu koparılırcasına haykırdığını duydun mu, solucan? O zaman bana saldırabilirdi. Kazanamazdı, ama deneyebilirdi. Bunun yerine kıymetli Tek Güç’ünü kendine çağırdı, o kadar çok ki, toprak yarıldı ve mezarının üzerinde Ejderdağı yükseldi.
“Bin yıl sonra Trollocları kuzeyi yağmalamaya gönderdim ve üç yüzyıl boyunca dünyayı yakıp yıktılar. Tar Valon’daki o kör aptallar sonunda altedildiğimi söylediler, ama İkinci Akit, On Ulusun Akdi onarılamaz bir şekilde dağıldı ve o zaman bana karşı çıkacak kim kaldı? Şahinkanadı Artur’un kulağına fısıldadım ve tüm dünyada Aes Sedailer öldü. Yine fısıldadım ve Yüce Kral ordularını Aryth Okyanusu’nun, Dünya Denizi’nin karşısına gönderdi ve iki sonu hazırladı. Bir ülke ve bir halk rüyasının sonunu ve bir sonu daha hazırladı. Ölüm döşeğinde, danışmanları hayatını ancak Aes Sedailerin kurtarabileceğini söyledi. Ben konuştum ve danışmanlarının kazığa çakılmasını emretti. Ben konuştum ve Yüce Kral’ın son emri Tar Valon’un yok edilmesi oldu.
“Bunun gibi adamlar bana karşı duramazken, senin nasıl bir şansın olabilir, seni orman birikintisinde çömelmiş kurbağa. Bana hizmet edeceksin ya da ölene kadar Aes Sedai iplerinde dans edeceksin. Ve sonra benim olacaksın. Ölüler bana aittir!”
“Hayır,” diye mırıldandı Rand. “Bu bir rüya. Bu bir rüya!”
“Rüyalarında güvende olduğunu mu sanıyorsun? Bak!” Ba’alzamon emredercesine işaret etti. Rand’ın başı döndü. Başını Rand çevirmemişti, çevirmek istememişti.
Masadaki sürahi kaybolmuştu. Az önce sürahinin durduğu yerde, ışıkta gözlerini kırpıştıran, ihtiyatla havayı koklayan bir sıçan duruyordu. Ba’alzamon bir parmağını büktü ve sıçan da ciyaklayarak sırtını bükerek, ön patilerini havaya kaldırdı ve beceriksizce arka ayaklarının üzerine kalktı. Parmak biraz daha büküldü ve sıçan arkaya devrildi, çılgınca havayı tırmaladı, tiz sesle ciyakladı, sırtı büküldü, büküldü, büküldü. Bir dalın kırılması gibi keskin bir çatırtıdan sonra sıçan şiddetle titredi ve neredeyse iki kat olmuş bir halde, kıpırdamadan yattı, kaldı.
Rand yutkundu. “Rüyalarda her şey olabilir,” diye mırıldandı. Bakmadan yumruğunu kapıya savurdu. Eli acıdı, ama yine uyanmadı.
“O zaman Aes Sedailere git. Beyaz Kule’ye git ve onlara anlat. Amyrlin Makamı’na bu… rüyayı anlat.” Adam kahkaha attı; Rand yüzünde alevlerin sıcaklığını hissetti. “Onlardan kurtulmanın bir yolu bu. O zaman seni kullanmazlar. Hayır, benim bildiklerimi bilirken değil. Ama ne yaptıklarının hikayesini herkese yayarak yaşamana izin verirler mi? Buna inanacak kadar büyük bir aptal mısın? Senin gibi birçok kişinin külleri Ejderdağı’nın yamaçlarına saçıldı.”