Выбрать главу

Rand düşünmeden, hiçbir şeyin tadını almadan, aşçının söylediklerini dinlemeden yedi. Belleri kırılmış, ölü sıçanlar. Kahvaltısını acele acele bitirdi, bir teşekkür kekeledi ve dışarı fırladı. Binleriyle konuşmak zorundaydı.

Geyik ve Aslan’ın salonu, Badeçay Hanı’ndaki aynı isimli oda ile amaç dışında pek az ortak özelliğe sahipti. İki kat daha büyük, üç kat daha uzundu ve duvarlara yüksek ağaçları ve parlak duvarları olan süslü binalara dair renkli resimler yapılmıştı. Tek bir iri şömine yerine her duvarda birer tane vardı. Oda masalarla doluydu ve hemen hemen her sandalye, sıra ya da tabure doluydu.

Müşteri kalabalığının içindeki her adam, dişlerinin arasında birer pipo, ellerinde birer kupa, tek bir şeye bakıyordu: Odanın ortasında bir masaya çıkmış, rengarenk pelerini yakındaki bir sandalyenin üzerine atılmış, Thom. Fitch Efendi bile elinde gümüş bir maşrapa ve bir kumaş parçası, kıpırdamadan duruyordu.

“… sıçrıyorlardı. Gümüş toynakları ve gururlu, yay gibi boyunları vardı,” diyordu Thom, bir şekilde yalnızca at sürüyormuş gibi değil, bunu uzun bir süvari alayında yapıyormuş gibi görünmeyi başararak.

Başlarını salladıkça ipek yeleleri dalgalanıyordu. Bin uçuşan sancak sonsuz gökyüzü önünde gökkuşağı gibi açılmıştı. Yüz pirinç boru, havayı titretiyor, davullar gökgürültüsü gibi kükrüyordu. Binlerce izleyiciden dalga dalga tezahüratlar kopuyor, Illian çatılarında ve kulelerinde yuvarlanıyor, gözleri ve yürekleri kutsal arayış ile parlayan bin atlının kulaklarına gelmeden kırılıp sönüyordu. Büyük Boru Avı, Işık için savaşmak üzere geçmiş Çağların kahramanlarını çağıracak Valere Borusu’nun aranması başlamıştı…”

Bu Âşığın, kuzeye at sürdükleri gecelerde, ateşin yanında Sade Anlatım dediğindendi. Hikayeler, demişti, üç sesle anlatılır, Yüksek Anlatım, Sade Anlatım ve Sıradan Anlatım. Sonuncusu, komşularınıza ekinlerinizi anlatırken kullandığınız sesti. Thom hikayelerini Sıradan Anlatım ile aktarırdı, ama bu sesi hor gördüğünü saklamazdı.

Rand içeri girmeden kapıyı kapattı ve duvara yaslandı. Thom’dan tavsiye alamayacaktı. Moiraine –bilse o ne yapardı?

Gelip geçen insanların ona baktığını gördü ve alçak sesle mırıldanmakta olduğunu fark etti. Ceketini düzelterek doğruldu. Birileriyle konuşması gerekliydi. Aşçı diğerlerinden birinin dışarı çıkmadığını söylemişti. Koşmamak için kendini zor tuttu.

Diğer delikanlıların uyuduğu odanın kapısını çalıp başını içeri uzattığı zaman, yatağın üzerinde uzanmış, yatan, henüz giyinmemiş olanın Perrin olduğunu gördü. Perrin Rand’a bakmak için başını çevirdi, sonra yine gözlerini kapattı. Mat’in yayı ve sadağı bir köşeye yaslanmıştı.

“Kendini iyi hissetmediğini duydum,” dedi Rand. İçeri girip yandaki yatağa oturdu. “Yalnızca konuşmak istiyorum. Den…” Konuyu nasıl açacağını bilemediğini fark etti. “Eğer hastaysan,” dedi, yarı doğrularak, “belki uyumalısın. Ben giderim.”

“Bir daha hiç uyuyabilir miyim, bilmiyorum.” Perrin içini çekti. “Eğer bilmen gerekiyorsa, kötü bir rüya gördüm ve tekrar uyuyamadım. Mat sana anlatacaktır. Bu sabah, ona neden dışarı çıkamayacak kadar yorgun olduğumu anlattığımda güldü, ama o da rüya gördü. Gecenin çoğunda onu dinledim. Devamlı dönüyor ve mırıldanıyordu. Onun güzel bir uyku çektiğini hiç sanmıyorum.” Kalın kolunu gözlerinin üzerine koydu. “Işık, çok yorgunum. Belki bir iki saat burada kalırsam kalkabilirim. Bir rüya yüzünden Baerlon’u görme fırsatını kaçırırsam Mat’in dilinden asla kurtulamam.”

Rand yavaşça yatağa oturdu. Dudaklarını yaladı, sonra çabuk çabuk sordu, “Bir sıçan mı öldürdü?”

Perrin kolunu indirip ona baktı. “Sen de mi?” dedi sonunda. Rand başını salladığında, “Keşke evde olsaydım. Bana dedi ki… bana… Ne yapacağız? Moiraine’e söyledin mi?”

“Hayır. Henüz değil. Belki söylemem. Bilmiyorum. Ya sen?”

“Dedi ki… Kan ve küller, Rand, bilmiyorum.” Perrin aniden dirseğine dayanıp doğruldu. “Sence Mat de aynı rüyayı mı görmüştür? Güldü, ama zorlama gibiydi ve bir rüya yüzünden uyuyamadığımı söylediğimde tuhaf tuhaf baktı.”

“Belki görmüştür,” dedi Rand. Rüyayı gören tek kişi kendisi olmadığı için, suçluluk dolu bir rahatlık hissetmişti. “Thom’dan tavsiye isteyecektim. O çok yeri gezmiştir. Sen… sence de Moiraine’e söylememeliyiz, değil mi?”

Perrin yastığına uzandı. “Aes Sedailer hakkındaki hikayeleri sen de duydun. Thom’a güvenebileceğimizi düşünüyor musun? Güvenebileceğimiz herhangi biri varsa. Rand, bundan canlı kurtulursak, eve dönmeyi başarırsak ve Emond Meydanı’nı terk etmek konusunda bir şey söylersem, Seyrantepe’den öteye gitmeyecek olsam bile, bana sıkı bir tekme salla, olmaz mı?”

“Böyle konuşma,” dedi Rand. Elinden geldiğince neşeli bir gülümseme takındı. “Elbette eve döneceğiz. Hadi, kalk. Bir şehirdeyiz ve onu görmek için tüm bir günümüz var. Giysilerin nerede?”

“Sen git. Ben yalnızca bir süre uzanmak istiyorum.” Perrin kolunu yine gözlerinin üzerine koydu. “Sen git. Bir iki saat sonra sana yetişirim.”

“Bu senin kaybın,” dedi Rand ayağa kalkarken. “Neler kaçıracağını düşün.” Kapıda durdu. “Baerlon. Bir gün Baerlon’u göreceğimiz hakkında kaç kez konuştuk?” Perrin gözleri örtülü yattı ve tek söz söylemedi. Rand bir dakika sonra dışarı çıktı ve kapıyı arkasından kapattı.

Koridorda duvara yaslandı, gülümsemesi soldu. Başı hâlâ ağrıyordu; daha iyiye gideceğine kötüleşmişti. Kendisi de Baerlon hakkında fazla hevesli değildi. Hiçbir şey için hevesli değildi.

Kolları çarşaflarla dolu bir hizmetçi geldi ve ona endişeyle baktı. Kadın konuşamadan Rand pelerinini giyerek koridorda yürüdü. Thom’un salondaki işi daha saatlerce bitmeyecekti. Rand ne görebilecekse görse daha iyi olacaktı. Belki Mat’i bulur, o da rüyasında Ba’alzamon’u görmüş mü, anlardı. Bu sefer merdivenleri daha yavaş, şakaklarını ovarak indi.

Merdiven mutfağın yanında bitiyordu, bu yüzden dışarıya oradan çıktı ve geçerken Sara’ya başını salladı, ama kadının lafına bıraktığı yerden devam etmeye niyetlendiğini görünce hızlandı. Ahır avlusu, ahırın kapısında duran Mutch ile omzuna vurduğu çuvalı ahıra taşıyan ahır uşaklarından biri dışında boştu. Rand Mutch’a da başını salladı, ama adam sert sert baktı ve içeri girdi. Rand şehrin kalanının Mutch’dan çok Sara’ya benzediğini umuyordu. Şehrin neye benzediğini görmeye hazır, hızlandı.

Açık ahır avlusu kapısında durdu ve bakakaldı. İnsanlar, ağıldaki koyunlar gibi sokakları doldurmuştu. Gözlerine kadar pelerinlere ve ceketlere sarınmış, soğuğa karşı şapkalarını aşağı indirmiş, çatılarda ıslık çalan rüzgarla savruluyormuşcasına içeri dışarı seyirten, tek söz söylemeden, tek bakış fırlatmadan birbirini dirsekleyen insanlar. Hepsi yabancı, diye düşündü Rand. Hiçbiri birbirini tanımıyor.

Kokular da yabancıydı, keskin, ekşi ve tatlı, hepsi burnunu ovuşturmasına sebep olacak şekilde karışmıştı. Festival’in doruğunda bile bu kadar çok insanı bir arada görmemişti, Hattâ yarısı kadarını. Ve bu yalnızca bir sokaktı. Fitch Efendi ve aşçı, tüm şehrin dolu olduğunu söylemişti. Tüm şehir… böyle mi?

Yavaş yavaş kapıdan, insanlarla dolu sokağa doğru ilerledi. Aslında gidip, Perrin’i yatağında hasta bırakması doğru değildi. Ya Thom, Rand şehirdeyken bitirirse? Âşık da dışarı çıkabilirdi ve Rand’ın birisiyle konuşması gerekiyordu. Biraz daha beklemek iyi olacaktı. İnsan kaynayan sokağa sırtını dönünce rahatlayarak içini çekti.