Ama hana girmek çekici gelmedi, başı böyle ağrırken değil. Hanın arkasında ters çevrilmiş bir fıçının üzerine oturdu ve soğuk havanın baş ağrısını gidereceğini umdu.
Mutch zaman zaman ahır kapısına gelip ona bakıyordu. Avlunun karşı tarafından bile adamın onaylamayan kaş çatışını hissedebiliyordu. Adamın hoşlanmadığı köylüler miydi? Yoksa o arka taraftan onları kovalamaya çalıştıktan sonra Fitch Efendi’nin hoşnutlukla karşılamasından mı utanmıştı? Belki bir Karanlıkdostu’dur, diye düşündü Rand, bu fikirle gülmeyi umarak, ama hiç de gülünç bir düşünce değildi. Elini Tam’in kılıcının kabzasında gezdirdi. Gülünç olan hiçbir şey kalmamıştı artık.
“Balıkçıl damgalı bir kılıç taşıyan bir çoban,” dedi alçak bir kadın sesi. “Neredeyse her şeye inanacağım geliyor. Ne tür bir soruna bulaştın, köylü çocuk?”
Rand irkilerek ayağa fırladı. Banyo odasından çıktığı zaman Moiraine ile beraber gördüğü kısa saçlı, genç kadındı. Hâlâ erkek ceketi ve pantolonu giyiyordu. Rand, kendisinden biraz daha büyük olduğunu düşündü. Egwene’inkilerden de büyük, koyu renk gözleri vardı ve bakışları tuhaf bir şekilde dikkatliydi.
“Sen Rand’sın, değil mi?” diye devam etti kadın. “Benim adım Min.”
“Hiçbir soruna bulaşmadım,” dedi Rand. Moiraine’in ona ne söylediğini bilmiyordu, ama Lan’in dikkat çekmeme uyarısını hatırlıyordu. “Sorun yaşadığımı düşünmene sebep olan ne? İki Nehir sakin bir yerdir ve biz de sakin insanlarız. Ekinler ya da koyunlar konusunda olmadığı sürece, sorun yaşamayız.”
“Sakin mi?” dedi Min hafif bir gülümseme ile. “Siz İki Nehirlilerden bahseden adamlar duydum. Tahta kafalı koyun çobanları hakkında şakalar duydum, ama bir de gerçekten aşağı köylerde bulunan adamlar vardı.”
“Tahta kafalı mı?” dedi Rand kaşlarını çatarak. “Ne şakası?”
“Bilen insanlar,” diye devam etti kadın, sanki Rand hiç konuşmamış gibi, “ve sizin hep gülümseyerek, pür nezaket, tereyağı kadar uysal ve yumuşak bir biçimde dolanıp durduğunuzu anlattılar. Ama yalnızca yüzeyde. Altta, sizin eski meşe kökleri kadar sert olduğunuzu anlattılar. Çok dürtersen, alttan kayalar çıkacağını anlattılar. Ama kayalar çok derine gömülü değil. Ne sende, ne de arkadaşlarında. Sanki bir fırtına, üstünü örten her şeyi temizlemiş gibi. Moiraine bana her şeyi anlatmadı, ama ben göreceğimi gördüm.”
Eski meşe kökleri mi? Kaya mı? Tücarların ya da o çevre halkının söyleyeceği şeylere hiç benzemiyordu. Ama sonuncusu, yerinde sıçramasına sebep oldu.
Hızla çevresine bakındı; ahır avlusu boştu ve en yakın pencere kapalıydı. “O isme sahip kimseyi tanımıyorum –ne demiştin?”
“Alys Hanım o zaman, tercihin buysa,” dedi Min Rand’ın yanaklarını kızartan alaylı bir bakışla. “Çevrede duyabilecek kimse yok.” “Alys Hanım’ın başka bir isme sahip olduğunu düşündüren ne?” “Çünkü bana söyledi,” dedi Min. Sesi o kadar sabırlı çıkmıştı ki, Rand yine kızardı. “Fazla seçeneği olduğundan değil, sanırım, Onun… farklı… olduğunu hemen gördüm. Daha önce, aşağı köylere giderken burada kaldığında. Beni biliyordu. Ona benzer… diğerleri ile konuşmuştum.”
“‘Görmek’ mi?” dedi Rand.
“Eh, koşa koşa Çocuklara gideceğini sanmıyorum. Yol arkadaşlarının kim olduğunu düşününce! Beyazcübbeler benim yaptığımdan, onun yaptıklarından daha fazla hoşlanmaz.”
“Anlamıyorum.”
“Alys Hanım, benim Desen’in parçalarını gördüğümü söyledi.” Min küçük bir kahkaha attı ve başını salladı. “Bana çok gösterişli bir lafmış gibi geliyor. Yalnızca insanlara baktığımda bazı şeyler görüyorum ve bazen ne anlama geldiklerini biliyorum. Birbiriyle hiç konuşmamış bir adama ve bir kadına bakıyorum ve evleneceklerini biliyorum. Ve evleniyorlar da. Bu tür şeyler. Alys Hanım sana bakmamı da istedi. Hepinize birden.”
Rand ürperdi. “Ne gördün peki?”
“Grup halindeyken mi? Çevrenizde dönen kıvılcımlar, binlercesi ve geceyarısından daha karanlık, büyük bir gölge. O kadar güçlü ki, neden başkalarının göremediğini merak edeceğim neredeyse. Kıvılcımlar karanlığı doldurmaya çalışıyor ve gölge, kıvılcımları yutmaya çalışıyor.” Omuzlarını silkti. “Hepiniz tehlikeli bir şeyle birbirinize bağlısınız, ama daha fazlasını anlayamıyorum.”
“Hepimiz mi?” diye mırıldandı Rand. “Egwene de mi? Ama onlar onun peşinde… yani…”
Min, dilinin sürçmesini fark etmemiş göründü. “Kız mı? O da parçası. Âşık da. Hepiniz. Sen kıza âşıksın.” Rand bakakaldı. “Bunu imgeler görmeden de anlayabiliyorum. O da seni seviyor, ama ne o senin için, ne de sen onun için değilsiniz. İkinizin de dilediği şekilde değil.”
“Bu da ne demek oluyor?”
“Kıza baktığım zaman… Alys Hanım a baktığım zaman gördüklerimi görüyorum. Başka şeyler, anlamadığım şeyler, ama bunun ne anlama geldiğini biliyorum. Kız bunu reddetmeyecek.”
“Bütün bunlar aptallık,” dedi Rand huzursuzca. Baş ağrısı sersemliğe dönüşüyordu; başı yün dolu gibi geliyordu. Kızdan ve gördüğü şeylerden uzaklaşmak istiyordu. Ama… “Kalanımıza… baktığın zaman ne görüyorsun?”
“Her tür şey,” dedi Min, delikanlının aslında ne sormak istediğini biliyormuşçasına sırıtarak. “Savaş… Andra Efendi’nin başının çevresinde yedi yıkık kule var. Ve bir kılıç tutan, beşikte bir bebek ve…” Başını iki yana salladı. “Onun gibi adamlar –anlıyor musun?– öyle çok imge taşırlar ki, birbirine kanşır. Âşığın çevresindeki imgelerin en güçlüsü bir adam, ateş çeviren bir adam –ama kendisi değil– ve Beyaz Kule, ama bütün bunlar bir erkek için hiç de mantıklı gelmiyor. İri, kıvırcık saçlı delikanlı ile ilgili en güçlü şeyler bir kurt, kırık bir taç ve çevresinde çiçeklenen ağaçlar. Ve diğer delikanlı –bir kızıl kartal, terazide bir göz, yakutlu bir hançer, bir boru ve kahkaha atan bir yüz. Başka şeyler de var, ama ne demek istediğimi anlıyorsun. Bu sefer hiçbir şey anlamıyorum.” Sonra sırıtmaya devam etti ve Rand boğazını temizleyip sorana dek bekledi.
“Ya ben?”
Sırıtış, kahkaya dönüşmeden durdu. “Diğerleri ile aynı türden şeyler. Aslında bir kılıç olmayan, defne yapraklarından bir taç olan bir kılıç, bir dilenci asası, kumlara su döken sen, kanlı bir el ve kor beyaz bir demir, senin içinde bulunduğun bir tabutun çevresinde üç kadın, kanla ıslanmış siyah kaya…”
“Tamam,” diye araya girdi Rand huzursuzca. “Hepsini anlatman gerekmez.”
“Daha çok, çevrende ışık görüyorum, bazıları sana çarpıyor, bazıları senden çıkıyor. Tek bir şey dışında bütün bunların ne anlama geldiğini bilmiyorum. Sen ve ben yine karşılaşacağız.” Kadın, Rand’a sorgularcasına, sanki bunu da hiç anlamamış gibi baktı.
“Neden karşılaşmayalım ki?” dedi Rand. “Eve dönerken bu yoldan geleceğim.”
“Sanırım geleceksin.” Kadının sırıtışı aniden, kurnaz ve gizemli, geri döndü. Rand’ın yanağını okşadı. “Ama sana gördüğüm her şeyi anlatırsam, geniş omuzlu, kıvırcık saçlı arkadaşın gibi olursun.”
Rand, kadının eli kızıl kormuş gibi çekildi, “Ne demek istiyorsun? Sıçanlar hakkında bir şey görüyor musun? Ya da rüyalar?”
“Sıçanlar mı! Hayır, sıçan yok. Rüyalara gelince, belki sen bunun rüya olduğunu sanmışsındır, ama ben benimkinin öyle olduğunu düşünmedim.”
Rand kadının neden öyle sırıttığını, yoksa deli mi olduğunu merak etti. “Gitmeliyim,” dedi, yanından sıyrılarak. “Ben… ben gidip arkadaşlarımı bulmalıyım.”