“Git o zaman. Ama kaçma.”
Rand tam olarak koşmadı, ama attığı her adım bir öncekinden daha hızlıydı.
“İstiyorsan koşabilirsin,” diye seslendi kadın arkasından. “Benden kaçamazsın.”
Kahkahası, koşarak ahır avlusuna, sokağa çıkmasına, insan kalabalığına karışmasına sebep oldu. Son sözleri Ba’alzamon’un söylediklerine yakındı. Rand telaşla kalabalığın içinde yürürken insanlara çarptı, sert bakışlar ve sert sözlere hedef oldu, ama handan birkaç sokak uzaklaşana kadar yavaşlamadı.
Bir süre sonra nerede olduğuna dikkat etmeye başladı. Başı balon gibi geliyordu, ama yine de izledi ve zevk aldı. Baerlon’un, Thom’un hikayelerindeki şehirler gibi olmasa da, yine de büyük bir şehir olduğunu düşündü. Çoğu taş döşeli, geniş caddelerde, dar, kıvrımlı sokaklarda dolaştı. Şans ve devamlı ilerleyen kalabalıklar onu nereye götürdüyse. Gece yağmur yağmıştı ve taş döşenmemiş sokaklar kalabalıkların ayakları altında çamur deryasına dönüşmüştü, ama çamurlu sokaklar Rand için yeni bir şey değildi. Emond Meydanı’ndaki sokakların hiçbiri taş döşeli değildi.
Kesinlikle hiç saray yoktu ve yalnızca birkaç ev, köydeki evlerden büyüktü, ama her evin çatısı, Badeçay Hanı’nınki gibi kiremit ya da taştı. Rand Caemlyn’de bir iki saray olması gerektiğini düşündü. Hanlara gelince, dokuz tane saydı ve hiçbiri Badeçay Hanı’ndan küçük değil, çoğu Geyik ve Aslan kadar büyüktü. Ve henüz görmediği epey sokak vardı.
Her sokakta dükkanlar dizilmişti, kumaştan kitaba, kapkacaktan çizmelere, her tür mal kaplı masaları koruyan tenteler sokağa uzatılmıştı. Sanki yüz çerçi arabası mallarını dışarı boşaltmış gibiydi. Rand gözlerini öyle bir dikip bakıyordu ki, birkaç kez şüphelenen dükkan sahiplerinin bakışları karşısında uzaklaşmak zorunda kaldı. İlk dükkan sahibinin bakışını anlamamıştı. Anladığı zaman öfkelenmeye başladı, ama sonra burada yabancı olduğunu hatırladı. Zaten çok şey satın alamazdı. Bir düzine renksiz elma ya da bir avuç büzülmüş, İki Nehirde ancak atlara verilecek şalgam için kaç bakır paranın el değiştirdiğini gördüğünde nefesi kesilmişti, ama insanlar ödemeye gönüllü görünüyordu.
Rand’a göre, kesinlikle gerektiğinden fazla insan vardı. Bir süre sırf sayıları onu şaşkınlık içinde bıraktı. Bazılarının giysileri İki Nehir’de görülenlerden daha iyi biçilmişti –neredeyse Moiraine’inkiler kadar iyi– ve birkaçı, ayak bileklerinde dalgalanan uzun, kürk çevrili ceketler giymişti. Handaki herkesin bahsedip durduğu madenciler, yeraltında kazıp duranların kambur görünüşüne sahiptiler. Ama insanların çoğu birlikte büyüdüklerinden farklı görünmüyordu, ne giyimleriyle, ne yüzleriyle. Bir şekilde farklı görüneceklerini düşünmüştü. Gerçekten de, bazılarının yüzü öyle İki Nehirli görünüyordu ki, Emond Meydanı çevresinde tanıdığı ailelerden birinden gelmemelerine şaşardı. Hanlardan birinin dışında, bir sıranın üzerinde oturan ve hüzünle boş bir kupaya bakan, kulakları sürahi sapı gibi, dişsiz, gri saçlı adam pekala Bili Congar’ın kuzeni olabilirdi. Dükkanının önünde dikiş diken lamba çeneli terzi, kafasının arkasındaki kel noktaya kadar, Jon Thane’in kardeşi olabilirdi. Samel Crawe’a aynadaki yansıması kadar benzeyen bir adam bir köşeyi dönerken Rand’ı ittirip geçti ve…
İnanamayarak uzun kollu, iri burunlu, kemikli, ufak tefek bir adamın. paçavraya dönmüş giysiler içinde telaşla kalabalığın arasından seyirttiğini gördü. Günlerdir yemek yememiş, uyku uyumamış gibi görünen adamın gözleri çökmüş, kirli yüzü kurumuştu, ama Rand yemin edebilirdi ki… Perişan adam onu gördü ve ona çarpan insanlara aldırmadan, adımının ortasında kalakaldı. Rand’ın kafasındaki son kuşku da yok oldu.
“Fain Efendi!” diye bağırdı. “Hepimiz senin…”
Çerçi göz açıp kapatana kadar fırlayıp kaçtı, fakat Rand, çarptığı insanlara omzunun üstünden özürler dileyerek arkasından fırladı. Kalabalığın içinden Fain’in bir yan yola saptığını gördü ve arkasından döndü.
Çerçi yan yolda birkaç adım attıktan sonra durdu. Yüksek bir çıt burayı çıkmaz sokak haline getiriyordu. Rand kayarak dururken Fain hızla ona döndü, ihtiyatla çöktü ve gerilemeye başladı. Kirli ellerini sallayarak Rand’a uzak durmasını işaret etti. Ceketi yırtıklar içindeydi ve pelerini, çok kötü kullanılmış gibi yıpranmış, lime lime olmuştu.
“Fain Efendi?” dedi Rand tereddütle. “Sorun ne? Benim, Rand al’Thor, Emond Meydanı’ndan. Hepimiz seni Trollocların yakaladığını sandık.”
Fain çömelmeye devam ederek keskin bir işaret yaptı ve yan yan sokağın açık ucuna doğru birkaç adım koştu. Rand’ın yanından geçmeye, hattâ yaklaşmaya çalışmadı. “Yapma!” dedi hırıltılı bir sesle. Başı Rand’ın arkasındaki sokağı görmeye çalışırken devamlı dönüyordu. “Onlardan” –sesi boğuk bir fısıltıya dönüştü ve Rand’ı hızlı, yan bakışlarla izleyerek başını çevirdi– “bahsetme. Kasabada Beyazcübbeler var.”
“Bizi rahatsız etmeleri için sebep yok,” dedi Rand. “Benimle Geyik ve Aslan’a gel. Arkadaşlarımla beraber orada kalıyorum. Çoğunu tanıyorsun zaten. Seni görmekten memnun olacaklardır. Hepimiz öldüğünü sanmıştık.”
“Ölmek mi?” diye terslendi Çerçi öfkeyle. “Padan Fain ölmez. Padan Fain ne yana atlayacağını ve nereye konacağını bilir.” Festival kıyafetleriymiş gibi giysilerini düzeltti. “Hep öyle olmuştur ve hep öyle olacak. Ben uzun yaşayacağım. Şeyden bile uzun…” Aniden yüzü gerildi ve elleri ceketinin önünü kavradı. “Arabamı ve bütün mallarımı yaktılar. Bunu yapmaları gerekmiyordu, değil mi? Atlarımı alamadım. Benim atlarım, ama o şişman, ihtiyar hancı onları ahırına kilitlemiş. Hemen kaçmalıydım, yoksa gırtlağımı keseceklerdi. Peki bu bana ne kazandırdı? Üzerimdekilerden başka hiçbir şeyim kalmadı. Bu hiç de adil değil, değil mi?”
“Atların al’Vere Efendi’nin ahırında güvende. İstediğin zaman alabilirsin. Benimle birlikte hana gelirsen, kuşkusuz Moiraine İki Nehir’e dönmene yardım eder.”
“Aaaah! O… o bir Aes Sedai, değil mi?” Fain’in yüzüne ihtiyatlı bir ifade yerleşti. “Ama belki…” Dudaklarını sinirli sinirli yalayarak durdu. “Ne kadar bu –Adı neydi? Ne demiştin?– Geyik ve Aslan’da kalacaksınız?”
“Yarın gidiyoruz,” dedi Rand. “Ama bunun ne ilgisi var…?”
“Orada dolu bir mide ve yumuşak bir yatakta çektiğin iyi bir uykuyla, asla anlayamazsın,” diye sızlandı Fain. “O geceden bu yana bir saniye bile uyuyamadım. Çizmelerim koşmaktan aşındı. Ve ne yediğime gelince…” Yüzü buruştu. “Bir Aes Sedai’nin bir kilometre yakınına bile gelmek istemiyorum,” diye tükürdü sözleri, “kilometrelerce yakınına bile gelmek istemiyorum, ama zorunluyum. Başka seçeneğim yok, değil mi? Onun gözlerini üzerimde düşünmek, nerede olduğumu bildiğini hayal etmek…” Ceketini yakalayacakmış gibi Rand’a uzandı, ama elleri titreyerek durdu, hattâ bir adım geriledi. “Ona söylemeyeceğine söz ver. Beni korkutuyor. Ona söylemene gerek yok. bir Aes Sedai’nin hayatta olduğumu bile bilmesine gerek yok. Söz vermelisin. Vermelisin!”
“Söz veriyorum,” dedi Rand yatıştırırcasına. “Ama ondan korkman için sebep yok. Benimle gel. En azından sıcak bir yemek yersin.”
“Belki. Belki.” Fain dalgın dalgın çenesini ovuşturdu. “Yarın mı dedin? O zamana kadar… Sözünü unutmazsın, değil mi? Ona söylemezsin…?”
“Seni incitmesine izin vermem,” dedi Rand, bir Aes Sedai bir şey yapmak istediğinde onu nasıl durdurabileceğini merak ederek.