“Beni incitmeyecek,” dedi Fain. “Hayır, incitmeyecek. Ona izin vermeyeceğim.” Şimşek gibi Rand’ın yanından geçip kalabalığa daldı.
“Fain Efendi!” diye seslendi Rand “Dur!”
Sokaktan fırladı ve perişan bir ceketin bir sonraki köşede kaybolduğunu gördü. Seslenmeye devam ederek arkasından koştu ve köşeyi döndü. Bir adamın sırtını gördüğü anda ona çarptı ve bir yığın halinde çamura düştüler.
“Nereye gittiğine dikkat edemez misin?” diye mırıltı geldi alt taraftan ve Rand şaşkınlık içinde doğruldu.
“Mat?”
Mat pis pis bakarak doğrulup oturdu ve elleriyle pelerininden çamur silkelemeye başladı. “Gerçekten de şehirliye dönüşüyorsun anlaşılan. Bütün sabah uyu, insanlara çarp.” Ayağa kalktı, çamurlu ellerine baktı, sonra mırıldanarak pelerinine sildi. “Dinle, kimi gördüğümü sandığımı asla bilemezsin.”
“Padan Fain,” dedi Rand.
“Padan Fa… Nereden bildin?”
“Onunla konuşuyordum, ama kaçtı.”
“Demek Tro…” Mat durup ihtiyatla çevresine bakındı, ama kalabalık onlara bakmadan geçip gidiyordu. Rand arkadaşı biraz dikkat etmeyi öğrendiği için memnun oldu. “Demek onu yakalamamışlar. Acaba neden tek söz söylemeden Emond Meydanı’ndan ayrıldı? Muhtemelen o an koşmaya başladı ve buraya varana kadar da durmadı. Ama neden şimdi kaçıyor?”
Rand başını salladı ve sallamamış olmayı diledi. Sanki boynundan düşecekmiş gibi geliyordu. “Bilmiyorum, ama M… Alys Hanımdan korkuyor.” Söylediklerine dikkat etmek pek de kolay olmuyordu. “Kadının onun burada olduğunu bilmesini istemiyor. Ona söylemeyeceğime söz verdirdi.”
“Eh, benden laf çıkmaz,” dedi Mat. “Ben de onun nerede olduğumu bilmemesini dilerdim.”
“Mat?” İnsanlar onlara dikkat etmeden yanlarından akıyordu, ama Rand yine de sesini alçalttı ve iyice yaklaştı. “Mat, dün gece kabus gördün mü? Sıçan öldüren bir adam hakkında?”
Mat gözlerini kırpmadan bakakaldı. “Sen de mi?” dedi sonunda. “Ve Perrin, sanırım. Bu sabah neredeyse soracaktım ona, ama… Görmüş olmalı. Kan ve küller! Şimdi de birisi rüyalar görmemize sebep oluyor. Rand, keşke nerede olduğumu biç kimse bilmeseydi.”
“Bu sabah hanın her yanında ölü sıçanlar bulmuşlar.” Bunu söylerken, daha önce korktuğu kadar çok korkmuyordu. Pek bir şey hissetmiyordu. “Belleri kırılmış.” Sesi kendi kulaklarında çınladı. Hastalanmaya başladıysa. Moiraine’e gitmek zorunda kalabilirdi. Tek Güç’ün üzerinde kullanılması düşüncesinin bile onu fazla rahatsız etmemiş olmasına şaşırdı.
Mat pelerinini toparlayarak derin bir nefes aldı ve gidecek yer arar gibi çevresine bakındı. “Bize neler oluyor, Rand? Ne?”
“Bilmiyorum. Thom’dan tavsiye isteyeceğim. Başka birine söylememiz gerekir mi, gerekmez mi, diye.”
“Hayır! Kadına olmaz. Adama belki, ama kadına olmaz.”
Sesinin keskinliği Rand’ı şaşırttı. “O zaman ona inanıyorsun, öyle mi?” Hangi “o”yu kastettiğini söylemesi gerekmiyordu; Mat’in yüzünü buruşturmasından kimden bahsettiğini anladığını gördü.
“Hayır,” dedi Mat yavaşça. “Yalnızca seçenekler, o kadar. Eğer kadına söylersek ve adam yalan söylemişse, belki hiçbir şey olmaz. Belki. Ama belki adamın rüyalarımıza girmesi şey için yeterli bir sebep… Bilmiyorum.” Susup yutkundu. “Eğer kadına söylemezsek, belki yine rüyalar görürüz. Sıçanlı ya da sıçansız, rüyalar daha iyi… Salı unuttun mu? Bence sessiz kalalım.”
“Tamam.” Rand salı hatırlıyordu –ve Moiraine’in tehdidini de– ama bir şekilde üzerinden çok zaman geçmiş gibi geliyordu. “Tamam.”
“Perrin bir şey söylemez, değil mi?” diye devam etti Mat, ayak parmaklarının ucunda yaylanarak. “Ona dönmemiz gerek. Kadına söylerse, kadın hepimizin aynı rüyayı gördüğünü anlar. Emin olabilirsin. Haydi gel.” Kalabalığın içinde hızla yürümeye başladı.
Rand, Mat geri gelip kolunu yakalayana kadar orada, arkasından bakarak durdu. Arkadaşı koluna dokununca irkildi, sonra onu takip etti.
“Sana neler oluyor?” diye sordu Mat. “Yine uykuya mı dalacaksın?”
“Sanırım üşüttüm,” dedi Rand. Başı davul gibi gergin ve neredeyse aynı ölçüde boştu.
“Hana döndüğümüzde biraz tavuk çorbası içebilirsin,” dedi Mat. Kalabalık sokaklarda yürürlerken devamlı gevezelik ediyordu. Rand dinlemek, hattâ arada bir yanıt vermek için çaba gösterdi, ama gerçekten de çabalaması gerekiyordu. Yorgun değildi; uyumak istemiyordu. Yalnızca süzülüyormuş gibi geliyordu. Bir süre sonra kendini Mat’e Min’den bahsederken buldu.
“Yakutlu bir hançer mi?” dedi Mat. “Bunu sevdim. Ama gözü bilmem. Uydurmadığından emin misin? Bir kahin olsaydı, neden bahsettiğini bilirdi gibi geliyor bana.”
“Kahin olduğunu söylemedi,” dedi Rand. “Sanırım bazı şeyler görüyor. Unutma, banyolarımızı bitirdiğimiz zaman Moiraine onunla konuşuyordu. Ve kadın Moiraine’in kim olduğunu biliyordu.”
Mat ona kaşlarını çattı. “O ismi kullanmayacağız sanıyordum.”
“Hayır,” diye mırıldandı Rand. Başını iki eliyle ovuşturdu. Hiçbir şeye yoğunlaşamıyordu.
“Belki gerçekten de hastalanıyorsundur,” dedi Mat, kaşlarını çatmaya devam ederek. Aniden Rand’ı kol yeninden çekip durdurdu. “Şunlara bak.”
Göğüs plakaları ve parlayana kadar ovulmuş, huni şeklinde çelik şapkalar takmış üç adam Rand ile Mat’e doğru geliyordu. Kollarındaki zincir zırhlar bile parlıyordu. Bembeyaz, sol göğüslerine desen işlenmiş uzun cüppeleri, sokaktaki çamurların ve birikintilerin hemen üzerinde dalgalanıyordu. Ellerini kılıçlarının kabzalarına koymuşlardı ve çürük bir kütüğün altında kıvranan şeylere bakıyormuş gibi çevrelerini süzüyorlardı. Ama kimse bakışlarına karşılık vermiyordu. Kimse onları fark etmiş görünmüyordu. Yine de üç adamın yürümek için kalabalığı ittirip kaktırmasına gerek kalkmıyordu; kalabalık tesadüfmüş gibi beyaz pelerinli adamların önünde ikiye ayrılıyor, önlerinde onlarla ilerleyen, yürüyebilecekleri açık bir alan bırakıyordu.
“Sence bunlar Işığın Evlatları mı?” diye sordu Mat yüksek sesle. Yanından geçen biri dik dik Mat’e baktı, sonra adımlarını hızlandırdı.
Rand başını salladı. Işığın Evlatları. Beyazcübbeler. Aes Sedailerden nefret eden adamlar. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen, itaat etmeyi reddedenlerin başına bela açan adamlar. Yanmış çiftlikler ve daha kötüsüne bela gibi ılımlı bir isim verilebilirse. Korkmalıyım, diye düşündü. Ya da meraklanmalıyım. Birşeyler hissediyor olmalıydı. Ama bunun yerine donuk donuk onlara baktı.
“Bana çok bir şeymiş gibi görünmüyorlar,” dedi Mat. “Ne kadar kendileriyle dolular, değil mi?”
“Fark etmez,” dedi Rand. “Han. Perrin ile konuşmalıyız.”
“Eward Congar gibi. O da hep burnunu havaya diker.” Mat gözleri parlayarak, aniden sırıttı. “Araba Köprüsü’nden aşağı düşüp, eve sırılsıklam gitmek zorunda kaldığı zamanı hatırlıyor musun? Bir ay yatmasına sebep olmuştu.”
“Bunun Perrin’le ne ilgisi var?”
“Şunu görüyor musun?” Mat Çocukların hemen önünde, yol üstünde millerinin üstünde duran bir arabaya işaret etti. Arabanın üstündeki bir düzine fıçıyı tek bir kama yerinde tutuyordu. “İzle.” Gülerek sollarındaki çatal bıçakçıya daldı.
Rand, birşeyler yapması gerektiğini bilerek arkasından bakakaldı. Mat’in gözlerindeki o bakış, numaralarından birini yapacağı anlamına geliyordu. Ama tuhaf bir şekilde, kendini Mat’in yapacağı şeyi hevesle beklerken buldu. Bir şey ona bu duygunun yanlış olduğunu söylüyordu, ama yine de beklenti içinde gülümsedi.