Выбрать главу

Dans ve müzik geç saatlere kadar devam etti. Hizmetkarlar sonunda görevlerini hatırladılar; Rand sıcak yahnisine ve ekmeğine aç kurtlar gibi saldırdı. Herkes oturduğu ya da ayakta, olduğu yerde yedi. Rand üç dansa daha katıldı ve kendini Nynaeve ve Moiraine ile dans eder bulunca, adımlarına daha fazla hakim oldu. Bu sefer ikisi de dans etmesini övdüler ve bu da Rand’ın kekelemesine neden oldu. Egwene ile de yine dans etti; kız koyu renk gözleri ile ona baktı ve hep konuşacakmış gibi göründü, ama tek söz söylemedi. Rand da onun gibi sessiz kaldı, ama sıraya döndüğünde Mat ne derse desin, ona kaşlarını çatarak bakmadığından emindi.

Geceyarısına doğru Moiraine ayrıldı. Egwene bakışlarını sıkıntıyla Aes Sedai’den Nynaeve’e kaydırdıktan sonra arkasından şeyirtti. Hikmet onları anlaşılmaz bakışlarla izliyordu, sonra bir dansa daha katılıp, Aes Sedai’ye karşı puan kazanmış gibi görünerek gitti.

Kısa süre sonra Thom, kalmasını isteyenlerle iyi huylulukla tartışarak flütünü çantasına kaldırdı. Lan gelip Rand ve diğerlerini toparladı.

“Erken kalkacağız,” dedi Muhafız, gürültünün üzerinden sesini duyurmak için eğilerek, “ve olabildiğince iyi dinlenmemiz gerek.”

“Bana bakıp duran bir adam var,” dedi Mat. “Yüzünde yara izi olan bir adam. Sence bir… sence bizi uyardığın o dostlardan biri olabilir mi?”

“Şunun gibi bir yara izi mi?” dedi Rand, parmağıyla yüzüne burnunun üzerinden geçip ağzının köşesinde biten bir çizgi çizerek. “Bana da baktı.” Odaya bakındı. İnsanlar dışarı çıkıyordu, ama çoğu hâlâ Thom’un çevresinde toplanmıştı. “Şimdi yok.”

“Adamı gördüm,” dedi Lan. “Fitch Efendi’ye göre Beyazcübbelerin casusu imiş. Onun için endişelenmemize gerek yok.” Belki yoktu, ama Rand Muhafız’ı rahatsız eden bir şey olduğunu görebiliyordu.

Rand, yüzünde bir şey sakladığı zaman beliren katı bir ifade olan Mat’e baktı. Bir Beyazcübbe casusu. Bornhald bizi ele geçirmeyi bu kadar çok istiyor olabilir mi? “Erken mi ayrılacağız?” dedi. “Çok mu erken?” Belki bir şey olmadan giderlerdi.

“Sabahın ilk ışıkları ile,” diye yanıt verdi Muhafız.

Salondan çıkarlarken, Mat alçak sesle şarkılar söylüyor, Perrin arada bir durup öğrendiği yeni bir figürü deniyordu. Thom neşeyle onlara katıldı. Merdivenlere yönelirlerken Lan’in yüzü ifadesizdi.

“Nynaeve nerede uyuyor?” diye sordu Mat. “Fitch Efendi son odaları bizim aldığımızı söylemişti.”

“Alys Hanım ile kızın odasına bir yatak daha koydular,” dedi Thom kuru kuru.

Perrin dişlerinin arasından ıslık çaldı ve Mat mırıldandı, “Kan ve küller! Caemlyn’deki bütün altınları da verseler, Egwene’in yerinde olmak istemezdim!”

Rand bir kez daha Mat’in herhangi bir şey hakkında iki dakikadan fazla ciddi düşünebilmesini diledi. O sırada kendileri de pek iyi bir durumda değillerdi. “Ben gidip biraz süt alacağım,” dedi. Belki bu uyumasına yardım ederdi. Belki bu gece rüya görmem.

Lan ona keskin gözlerle baktı. “Bu gece yolunda gitmeyen bir şey var. Fazla uzaklaşma. Ve unutma, sen eyerinde oturmayı becerebilsen de, seni bağlamak zorunda kalsak da, gideceğiz.”

Muhafız merdiveni tırmanmaya başladı; diğerleri onu takip etti. Neşeleri yok olmuştu. Rand koridorda yalnız duruyordu. Çevresinde onca kişi varken geçirdiği geceden sonra, kendini gerçekten de yalnız hissediyordu.

Mutfağa seyirtti. Bulaşıkçı kadın hâlâ görev başındaydı. Kadın büyük, taş bir çömlekten bir kupa süt doldurdu.

Rand sütünü içerek mutfaktan çıktığında, donuk siyahlara bürünmüş bir şekil koridorun karşı ucundan ona doğru gelmeye başladı. Solgun ellerini kaldırıp, yüzünü gizleyen başlığı arkaya attı. Şekil ilerlerken pelerin kıpırdamadan asılı duruyordu ve yüzü… Bir adamın yüzüydü, ama bir kayanın altındaki sümüklüböcek gibi hamur beyazıydı ve gözleri yoktu. Yağlı, siyah saçlarından tombul yanaklarına, bir yumurta kabuğu gibi pürüzsüzdü. Rand boğulacak gibi oldu, ağzındaki sütü püskürttü.

“Sen onlardan birisin, çocuk,” dedi Soluk, sesi kemiğe sürtünen eğe gibi boğuk bir fısıltıydı.

Rand kupayı elinden düşürerek geriledi. Kaçmak istiyordu, ama tek yapabildiği her seferinde bir adım atmaktı. O gözsüz yüzden kopamıyordu; bakışlarını ona dikmişti, kanı donmuştu. Yardım çağırmak, haykırmak istedi; boğazı taş gibiydi. Aldığı her nefes canını yakıyordu.

Soluk, acele etmeden daha yakına kaydı. Adımlarının, yılan gibi kıvrımlı, ölümcül bir zerafeti vardı. Bu benzerlik, göğsünü örten, birbirinin üzerine binmiş plakalardan oluşan zırhı ile daha da vurgulanıyordu. İnce, kansız dudakları, gözlerin olması gereken yerdeki pürüzsüz, solgun deri ile daha da alaycı görünen, zalim bir gülümseme ile kıvrıldı. Bornhald’in sesi Soluk’un sesi yanında sıcak ve yumuşak kalırdı. “Diğerleri nerede? Burada olduklarını biliyorum. Konuş, çocuk ve yaşamana izin vereyim.”

Rand’ın sırtı tahtaya yaslandı, duvar veya kapı –dönüp hangisi olduğuna bakamıyordu. Ayakları durmuştu ve yeniden harekete geçiremiyordu. Myrddraal’in kayarak yaklaşmasını izlerken ürperdi. Soluk’un attığı her adımla titremesi daha da şiddetleniyordu.

“Konuş, dedim, yoksa…”

Yukarıdan, merdivenden çizme sesleri geldi ve Myrddraal susup döndü. Pelerin kıpırtısız, asılı kaldı. Soluk’un başı, o gözsüz bakışları tahta duvarı delebilirmiş gibi, bir an eğildi. Ölüm beyazı elinde bir kılıç belirdi, pelerini kadar siyah bir kılıç. Koridorun ışığı o kılıç çekilmişken solarmış gibi göründü. Ayak sesleri yükseldi ve Soluk, yılansı bir hareketle Randa döndü. Siyah kılıç kalktı; ince dudaklar alaycı bir sırıtma ile gerildi.

Titremekte olan Rand öleceğini biliyordu. Geceyarısı kılıcı başının üzerinde çaktı… ve durdu.

“Sen Karanlığın Yüce Efendisi’ne aitsin. Seni işaretlemiş.” Sesin boğuk gıcırtısı tahtaya sürtünen tırnakların sesi gibi çıkıyordu. “Sen onunsun.”

Siyah bir bulanıklık gibi dönen Soluk, koridorun karşı tarafına, Rand’dan uzağa fırladı. Koridorun sonundaki gölgeler uzandı, yaratığı sardı ve Soluk yok oldu.

Lan son basamakları sıçrayarak aştı, kılıcı elinde, yere kondu.

Rand konuşmak için çabaladı. “Soluk,” diye nefes verdi. “O…” Aniden kılıcını hatırladı. Myrddraal karşısındayken hiç aklına gelmemişti. Çok geç olmasına aldırmadan, balıkçıl damgalı kılıcı çıkarmaya çalıştı. “O tarafa kaçtı!”

Lan dalgın dalgın başını salladı; başka bir şeyi dinliyor gibiydi. “Evet. Gidiyor. Soluyor. Onu kovalamaya zaman yok. Gidiyoruz, koyun çobanı.”

Merdivenden daha fazla ayak sesi geldi: battaniyelerini ve heybelerini sırtlamış olan Mat, Perrin ve Thom. Mat, yayını kolunun altına sıkıştırmış, hâlâ battaniyesini bağlıyordu.

“Gidiyor muyuz?” dedi Rand. Kılıcını kınına sokarak Thom’dan eşyalarını aldı. “Şimdi mi? Gece gece mi?”

“Yarı-insan’ın geri dönmesini beklemek mi istiyorsun, koyun çobanı?” dedi Muhafız sabırsızca. “Yarım düzinesini? Artık nerede olduğumuzu biliyor.”

“Yine sizinle geleceğim,” dedi Thom Muhafız’a, “eğer büyük bir itirazın yoksa. Buraya sizinle geldiğimi hatırlayan çok insan çıkacaktır. Korkarım yarın gelmeden burası sizin dostunuz olarak bilinmek için kötü bir yer olacak.”

“Bizimle gelebilir, ya da Shayol Ghul’e gidebilirsin, Âşık.” Lan kılıcını kınına çarparak soktu.