Выбрать главу

Ahır uşaklarından biri koşarak arka kapıdan gelip yanlarından geçti. Sonra Fitch Efendi ile Moiraine belirdi. Egwene, şaldan bohçası kucağında, arkalarından geliyordu. Ve Nynaeve. Egwene, gözyaşlarına boğulacak kadar korkmuş görünüyordu, ama Hikmet’in yüzü serinkanlı bir öfke maskesiydi.

“Bunu ciddiye almalısın,” diyordu Moiraine hancıya. “Sabah olana kadar kesinlikle sorun çıkacak. Belki Karanlıkdostları; belki daha kötüsü. Geldiği zaman, hemen bizim gittiğimizi söyle. Direnmeye kalkma. Yalnızca gelen her kimse, gece ayrıldığımızı ve artık sizi rahatsız etmemeleri gerektiğini söyle. Peşinde oldukları biziz.”

“Sorun hakkında hiç endişelenmeyin,” diye yanıt verdi Fitch Efendi neşeyle. “Azıcık bile. Biri gelip konuklarıma sorun çıkarmaya çalışırsa… eh, diğer delikanlılardan ve benden iyi bir ders alırlar. İyi bir ders. Ve sizin ne zaman, nereye gittiğiniz, hattâ buraya gelip gelmediğiniz hakkında ağzımdan tek kelime alamazlar. O tür adamlardan hiç hoşlanmam. Burada hiç kimse sizin hakkınızda tek kelime bile etmeyecek. Tek kelime bile!”

“Ama…”

“Alys Hanım, yola çıkacaksanız gerçekten gidip atlarınızla ilgilenmem gerek.” Kolunu kadının elinden kurtardı ve ahırlara doğru koşturarak uzaklaştı.

Moiraine sıkıntıyla içini çekti. “Ne inatçı adam! Dinlemiyor.”

“Trolloclar bizi avlamaya buraya mı gelmiş sence?” diye sordu Mat.

“Trolloclar mı!” diye terslendi Moiraine. “Elbette hayır! Korkacak başka şeyler de var ve en önemsizi, bizi nasıl buldukları.” Mat’in tüylerinin diken diken olmasını görmezden gelerek devam etti. “Soluk’un bizi bulduğunu anladığımıza göre, artık burada kalacağımızı düşünmez, ama Fitch Efendi Karanlıkdostlarını çok hafife alıyor. Onların gölgelerde saklanan sefiller olduğunu sanıyor, ama Karanlıkdostları her şehrin dükkanlarında ve sokaklarında, en yüksek kurullarda da var. Planlarımızı öğrenebilirse Myrddraal onları gönderebilir.” Topuklarının üzerinde döndü ve Lan peşinde, uzaklaştı.

Ahıra yöneldiklerinde Rand Nynaeve’in yanına yaklaştı. Kadın da heybelerini ve battaniyelerini almıştı. “Demek bizimle geliyorsun,” dedi Rand. Min haklıymış.

“Orada bir şey mi vardı?” diye sordu kadın alçak sesle. “Kadın şey olduğunu söyledi…” Aniden durdu ve Rand’a baktı.

“Bir Soluk,” diye yanıt verdi Rand. Böylesine sakinlik içinde söyleyebilmesine şaşmıştı. “Burada, benimle birlikteydi, ama sonra Lan geldi.”

Handan çıkarlarken Nynaeve rüzgara karşı pelerininin omuzlarını silkti. “Belki senin peşinde bir şey var. Ama ben sizin güven içinde Emond Meydanı’na dönmenizi sağlamak için geldim, hepinizin ve bunu başarana kadar da gitmeyeceğim. Sizi onun gibilerle yalnız bırakmayacağım.” Uşakların atları eyerlediği ahırda ışıklar hareket ediyordu.

“Mutch!” diye bağırdı hancı, Moiraine’in yanında durduğu ahır kapısından. “Biraz kıpırda!” Yine kadına döndü ve onu dinlemek yerine sakinleştirmeye çalışır göründü, ama bunu saygıyla, ahır uşaklarına bağırdığı emirlerin arasında durmaksızın eğilerek yapıyordu.

Atlar dışarı çıkarıldı. Ahır uşakları bu telaş ve saatin geçliğı konusunda homurdanıp duruyordu. Rand, Egwene’in bohçasını aldı; kız Bela’nın sırtına tırmandıktan sonra uzattı. Kız, ona iri, gözyaşı dolu gözlerle baktı. En azından artık bunun bir macera olduğunu düşünmüyor.

Düşünce aklına gelir gelmez utandı. Kız o ve diğerleri yüzünden tehlike içindeydi. Yalnız başına Emond Meydanı’na at sürmesi bile yola devam etmesinden daha güvenli olurdu. “Egwene, ben…”

Sözcükler ağzında öldü. Kız geri dönmek için fazla inatçıydı, Tar Valon’a gideceğini söyledikten sonra asla dönmezdi. Ya Min’in gördükleri? O da bunun bir parçası. Işık, neyin parçası?

“Egwene,” dedi, “üzgünüm. Artık doğru düzgün düşünemiyorum sanki.”

Kız eğilip elini sıkı sıkı kavradı. Ahırdan gelen ışığın altında yüzünü açıkça görebiliyordu. Daha önce olduğu kadar korkmuş görünmüyordu.

Hepsi atlarına bindikten sonra Fitch Efendi onları kapıya kadar geçirmek konusunda ısrar etti. Ahır uşakları lambaları ile yolu aydınlattı. Şişkin göbekli hancı yolda, sırlarını saklayacağına söz vererek, tekrar gelmelerini dileyerek defalarca eğildi. Mutch gelişlerini izlediği zamanki kadar ekşi bir suratla, gitmelerini izledi.

Biri var, diye düşündü Rand, bildiklerini itiraf etmek için kısa bir günah çıkratmaya bile ihtiyacı olmayan biri. Mutch ne zaman gittiklerini ve onlarla ilgili olduğunu düşündüğü her şeyi, soran ilk kişiye anlatırdı. Sokağın biraz ötesinde arkasını dönüp baktı. Bir şekil, lambasını kaldırmış, arkalarından bakıyordu. Mutch olduğunu bilmek için Rand’ın yüzünü görmesine gerek yoktu.

Baerlon sokakları gecenin o saatinde ıssızdı; yalnızca orada burada, sıkı sıkı kapatılmış kepenklerden birkaç solgun parıltı sızıyordu. Ayın son çeyreğinin ışığı, rüzgarın sürüklediği bulutlar ile zayıflıyor, soluklaşıyordu. Arada sırada, bir yan sokaktan geçerlerken köpek havlıyordu, ama atlarının toynakları ve çatılarda ıslık çalan rüzgar dışında, gecenin sessizliğini hiçbir şey bozmuyordu. Atlılar daha da derin bir sessizlik içinde pelerinlerine ve düşüncelerine s arınmışlardı.

Her zamanki gibi yolu Muhafız gösteriyordu. Moiraine ile Egwene hemen arkasındaydılar. Nynaeve kıza yakın kalmaya çalışıyordu ve diğerleri birbirine sokulmuş, en arkadan geliyorlardı. Lan atları hızlı bir tempoda yürütüyordu.

Rand, çevresindeki sokakları ihtiyatla izliyordu ve arkadaşlarının da aynısını yaptıklarını fark etti. Ayın kayan gölgeleri koridorun ucundaki gölgeleri, onların Soluk’a uzanmalarını hatırlattı. Zaman zaman uzaktan duydukları bir ses, bir fıçının devrilmesi ya da bir başka köpeğin havlaması, tüm başların o yana dönmesine sebep oluyordu. Yavaş yavaş kasabanın içinde ilerlediler. Atlarını Lan’in siyah aygırına ve Moiraine’in beyaz kısrağına yakın tutmaya çalıştılar.

Caemlyn Kapısı’nda Lan atından indi ve duvara yaslanmış küçük, kare bir taş binanın kapısını yumrukladı. Yorgun bir nöbetçi, uykulu uykulu yüzünü ovuşturarak çıktı. Lan konuşurken uykusu dağıldı ve Muhafız’ın arkasına, diğerlerine baktı.

“Gitmek mi istiyorsunuz?” diye bağırdı. “Şimdi mi? Gece gece mi? Çıldırmış olmalısınız!”

“Vali’nin gitmemizi engelleyecek bir emri yoksa elbette,” dedi Moiraine. O da atından inmişti, ama kapıdan karanlık sokağa dökülen ışıktan uzak duruyordu.

“Tam olarak değil, hanımefendi.” Nöbetçi, kadının yüzünü ayırt edebilmek için kaşlarını çatarak ona baktı. “Ama kapılar günbatımından gündoğumuna kadar kapalı kalır. Gündüz haricinde kimse giremez. Emir bu. Hem, dışarıda kurtlar var. Geçen hafta bir düzine inek öldürdüler. Kolayca insan da öldürebilirler.”

“Kimse içeri giremez, ama dışarı çıkmak hakkında bir şey yok,” dedi Moiraine, bu sorunu hallediyormuş gibi. “Görüyor musun? Vali’ye itaatsizlik etmeni istemiyoruz senden.”

Lan, Nöbetçi’nin eline bir şey verdi. “Zahmetin karşılığında,” diye mırıldandı.

“Sanırım,” dedi Nöbetçi yavaşça. Eline baktı; altın, bir an parıldadı, sonra adam parayı telaşla cebine tıktı. “Sanırım gitmekten bahsedilmiyor. Bir dakika bekleyin.” Başını içeri soktu. “Arin! Dar! Çabuk buraya gelin ve kapıyı açmama yardım edin. Gitmek isteyenler var. İtiraz etmeyin. Gelin.”

İçeriden iki Nöbetçi daha çıktı, durup uykulu bir şaşkınlıkla gitmek için bekleyen sekiz kişilik gruba baktılar. İlk Nöbetçinin uyarıları ile ayaklarını sürüyerek, kalın sürgüyü kaldıran büyük çarkı çevirmeye gittiler, sonra çabalarını kapıyı açmaya çevirdiler. Kollu çark mekanizması hızlı bir tıkırtı çıkardı, ama iyi yağlanmış kapılar sessizce dışa açıldı. Ama daha çeyreği açılmadan karanlığın içinde soğuk bir ses konuştu.