“Bu da ne? Kapıların gündoğumuna dek kapalı kalması emredilmemiş miydi?”
Nöbetçi kulübesinin kapısından dökülen ışığa beş beyaz pelerinli adam yürüdü. Başlıkları, yüzlerini saklayacak şekilde çekilmişti, ama her biri elini kılıcına koymuştu ve sol göğüslerindeki altın güneşler kim olduklarını açıkça ilan ediyordu. Mat alçak sesle homurdandı. Nöbetçiler işlerini bıraktılar, huzursuzluk içinde bakıştılar.
“Bu sizi ilgilendirmez,” dedi ilk Nöbetçi meydan okurcasına. Beş başlık ona döndü ve adam daha zayıf bir sesle bitirdi. “Çocukların burada sözü geçmez. Vali…”
Işığın Evlatları’nın sözü,” dedi ilk konuşan beyaz pelerinli adam, yumuşak bir sesle. “İnsanların Işık’ta yürüdüğü her yerde geçer. Yalnızca Karanlık Varlık’ın Gölgesi’nin hüküm sürdüğü yerlerde Çocuklar inkar edilir, değil mi?” Başını Nöbetçi’den Lan’e çevirdi, sonra Muhafız’a bir bakış daha fırlattı, daha ihtiyatlı bir bakış.
Muhafız kıpırdamadı; aslında, son derece rahat görünüyordu. Ama Çocuklara böylesine kayıtsızca bakan çok kişi olmazdı. Lan’in taştan yüzü bir ayakkabı boyacısına bakıyor da olabilirdi. Beyazcübbe yine konuştuğunda, sesi kuşkulu çıkıyordu.
“Ne tür insanlar böyle zamanlarda gece gece kasaba duvarlarının dışına çıkmak ister? Karanlıkta kurtlar avlanırken, Karanlık Varlık’ın yarattıkları kasabanın üzerinde uçarken?” Lan’in alnındaki örülmüş, deri banda ve uzun saçlarına baktı. “Bir kuzeyli, değil mi?”
Rand eyerinde büzüldü. Bir Draghkar. Adam Karanlık Varlık’ın işi diye anlamadığı bir şeyi kastetmemişse, o olmalıydı. Geyik ve Aslan’da bir Soluk varken, bir Draghkar da bekliyor olmalıydı, ama o anda aklına bile gelmemişti. Beyazcübbe’nin sesini tanıdığını düşündü.
“Yolcular,” diye karşılık verdi Lan sakin sakin. “Sizi ve sizin gibileri hiç ilgilendirmez.”
“Işığın Evlatları’nı her şey ilgilendirir.”
Lan başını hafifçe iki yana salladı. “Gerçekten de başınızın Vali’yle daha fazla belaya girmesini istiyor musunuz? Kasabadaki sayınızı sınırladı, hattâ sizi izletiyor. Kapılarda dürüst insanları rahatsız ettiğinizi duyarsa ne yapar?” Nöbetçilere döndü. “Neden durdunuz?” Adamlar tereddüt ettiler, ellerini manivelaya koydular, sonra Beyazcübbe konuşunca yine tereddüt ettiler.
“Vali, burnunun dibinde olan biteni bilmiyor. Onun görmediği, kokusunu almadığı kötülükler var. Ama Işığın Evlatları görür.” Nöbetçiler bakıştılar; elleri mızraklarını içeride unuttuklarına pişman olmuş gibi açılıp kapandı. “Işığın Evlatları, kötülüğün kokusunu alır.” Beyazcübbe’nin gözleri at sırtındakilere döndü. “Kokusunu alırız ve kökünden sökeriz. Nerede bulursak.”
Rand küçülmeye çalıştı, ama hareketi dikkat çekti.
“Bak burada kim varmış? Görülmek istemeyen biri mi? Sen ne…? Ah!” Adam beyaz pelerininin başlığını arkaya attı ve Rand orada olduğunu bildiği yüze baktı. Bornhald gözle görülür bir tatmin ile başını salladı. “Açık ki, Nöbetçi, seni büyük bir felaketten kurtardım. Bu Karanlıkdostlarının Işık’tan kaçmasına yardım etmek üzereydin. Disiplinsizliğinin Vali’ye bildirilmesi gerekiyor, hattâ belki bu geceki gerçek niyetinin anlaşılması için Sorguculara teslim edilmelisin .” Nöbetçi’nin korkmasını bekleyerek durdu; ama adamın üzerinde bir etkisi olmamış gibiydi. “Bunu istemezdin, değil mi? Bunun yerine, bu kabadayıları kampımıza götüreceğiz ve Işık’ta sorgulanacaklar –senin yerine, değil mi?”
“Beni kampınıza mı götüreceksin, Beyazcübbe?” Moiraine’in sesi bir anda her yönden gelir gibi oldu. Çocukların yaklaşması üzerine gecenin karanlığına çekilmişti ve gölgeler çevresinde yoğunlaşmıştı. “Beni mi sorgulayacaksınız?” Öne çıkarken karanlık çevresinde kıvrandı; bu onun daha uzun boylu görünmesine sebep oldu. “Yolumu mu tıkayacaksın?”
Bir adım daha ve Rand inledi. Gerçekten de daha uzun boyluydu, başı, atının üzerinde oturan Rand ile aynı hizadaydı. Gölgeler yüzünün çevresine, fırtına bulutları gibi toplanmıştı.
“Aes Sedai!” diye bağırdı Bornhald ve beş kılıç kınlarından çıktı. “Öl!” Diğer dördü tereddüt etti, ama o kılıcını çeker çekmez Moiraine’e doğru savurdu.
Moiraine’in asası kılıcı karşılamak için yükselirken, Rand haykırdı. O narin, oymalı sopa, kuşkusuz hızla savrulmuş çeliğin karşısında duramazdı. Kılıç asa ile karşılaştı, kıvılcımlar fışkırdı, tıslayan bir kükreme Bornhald’i beyaz pelerinli arkadaşlarına doğru fırlattı. Beşi birden yere yuvarlandılar. Bornhald’in yanında, yerde yatan kılıcından duman bulutları yükseldi. Çeliği ortasından erimiş, dik açı oluşturarak bükülmüştü.
“Bana saldırmaya cüret ettin!” Moiraine’in sesi fırtına gibi kükredi. Gölgeler çevresinde döndü, onu bir cüppe gibi sardı: kadın şimdi kasaba duvarı kadar yüksekti. Gözlerini öfkeyle, böceklere bakan bir dev gibi aşağıya dikmişti.
“Koşun!” diye bağırdı Lan. Şimşek gibi bir hareketle Moiraine’in kısrağının dizginlerini kaptı ve kendi atının eyerine atladı. “Hemen!” diye emretti. Aygırı fırlatılmış bir taş gibi kapıların arasındaki dar boşluktan geçerken, omuzları iki kapıyı süpürdü.
Rand bir an donup bakakaldı. Şimdi Moiraine’in başı ve omuzları duvardan yüksekti. Nöbetçiler ve Çocuklar ondan uzaklaşmış, asker kulübesinin duvarının dibine büzülmüştü. Aes Sedai’nin yüzü gecenin karanlığında kaybolmuştu, ama dolunay kadar iri gözleri onlara dokunduğu zaman öfke kadar sabırsızlıkla parlıyordu. Rand yutkunarak Bulut un kaburgalarını dürtükledi ve diğerlerinin ardından dörtnala fırladı.
Lan duvardan elli adım ötede onları toparladı ve Rand arkasına baktı. Moiraine’in gölgeli şekli kütük kapıların üzerinde dikiliyordu, başı ve omuzları gece göğünün üzerinde, daha derin bir karanlığın içindeydi, gizli ayın gümüş halesi ile sarılmıştı. Rand ağzı açık izlerken, Aes Sedai duvarın üzerinden dışarı adım attı. Kapılar çılgınca dönerek kapanmaya başladı. Ayakları diğer taraftaki zemine dokunur dokunmaz, kadın yine normal boyuna döndü.
“Kapıları tutun!” diye bağırdı titrek bir ses duvarın içinden. Rand, bunun Bornhald olduğunu düşündü. “Onları takip etmeli ve yakalamalıyız!” Ama Nöbetçiler kapama hızlarını yavaşlatmadılar. Kapılar gümleyerek kapandı ve dakikalar sonra sürgü yerine oturarak, onları içeri kilitledi. Belki o diğer Beyazcübbelerin bazıları bir Aes Sedai ile yüzleşmeyi Bornhald kadar istemiyordur.
Moiraine, Aldieb’e doğru seyirtti, beyaz kısrağın burnunu okşadı ve asasını kolanın altına sıkıştırdı. Bu sefer asada çentik olmadığını görmek için Rand’ın bakmasına gerek yoktu.
“Bir devden de büyüktün,” dedi Egwene nefes nefese, Bela’nın sırtında kıpırdanarak. Kimse konuşmadı, ama Mat ve Perrin atlarını Aes Sedai’den uzaklaştırdılar.
“Öyle mi?” dedi Moiraine dalgın dalgın, eyere tırmanırken.
“Seni gördüm,” diye itiraz etti Egwene.
“Geceleyin zihin oyunlar oynar; gözler olmayanı görür.”
“Oyun zamanı değil,” diye başladı Nynaeve öfkeyle, ama Moiraine sözünü kesti.
“Gerçekten de oyun zamanı değil. Geyik ve Aslan’da kazandığımız zamanı burada kaybetmiş olabiliriz.” Dönüp kapıya baktı ve başını iki yana salladı. “Draghkar’ın yerde olduğunu bilebilseydim.” Kendi kendini ayıplayarak burnunu çekti ve ekledi, “Ya da keşke Myrddraaller gerçekten kör olsalardı. Hazır dilemeye başlamışken, gerçekten imkansız olanı dilesem de olur. Fark etmez. Gideceğimiz yolu biliyorlar, ama şansımız varsa onlardan bir adım önde oluruz. Lan!”