Lan zaman zaman tepelerden birinin üzerinde atlarından inmelerini söylüyordu. Orada; ilerideki, gerideki yolu ve çevre araziyi görebiliyorlardı. Diğerleri bacaklarını uzatırken ya da ağaçların altında oturup yemek yerlerken manzarayı inceliyordu.
“Eskiden peyniri severdim,” dedi Egwene, Baerlon’dan ayrıldıktan sonraki üçüncü gün. Sırtını bir ağaç dalına vermiş, akşam yemeğine yüzünü buruşturuyordu. Kahvaltıda aynısını yemişlerdi ve daha sonra yine aynısını yiyeceklerdi. “Çay yok. Güzel, sıcak bir çay.” Pelerinine daha sıkı sarındı ve dönen rüzgardan kaçınmak için boşuna çabalayarak ağacın çevresinde yer değiştirdi.
“Ayıböğürtleni çayı ve andılay kökü,” diyordu Nynaeve Moiraine’e, “yorgunluğa birebirdir. Zihni açar, yorgun kaslardaki yangını azaltır.”
“Eminim öyledir,” diye mırıldandı Aes Sedai, Nynaeve’e yan yan bakarak.
Nynaeve çenesini sıktı, ama aynı ses tonu ile devam etti. “Şimdi, eğer uyumadan devam edeceksen…”
“Çay yok!” dedi Lan Egwene’e keskin bir sesle. “Ateş yok! Onları henüz göremiyoruz, ama arkada bir yerdeler, bir ya da iki Soluk ve Trollocları, ve bu yolu takip ettiğimizi biliyorlar. Onlara tam olarak nerede olduğumuzu söylemenin gereği yok.”
“İslemiyordum,” diye mırıldandı Egwene pelerininin içinde. “Yalnızca özlüyordum.”
“Eğer bu yolda ilerlediğimizi biliyorlarsa,” diye sordu Perrin, “neden doğrudan Beyazköprü’ye gitmiyoruz?”
“Lan bile yolda kırlarda olduğu kadar hızlı ilerleyemez,” dedi Moiraine, Nynaeve’in sözünü keserek, “özellikle de Absher Tepelerinde.” Hikmet, çileden çıkmışcasına içini çekti. Rand onun neyin peşinde olduğunu merak etti; ilk gün boyunca Aes Sedai’yi tamamen görmezden gelen Nynaeve, son iki günü onunla bitkileri hakkında konuşmaya çalışarak geçirmişti. Hikmet sözlerine devam ederken Moiraine ondan uzaklaştı. “Neden yolun onlardan kaçınmak için kıvrıldığını sanıyorsunuz? Ve zaman içinde yine bu yola dönmek zorunda kalırdık. Onları peşimizde değil, önümüzde bulabilirdik.”
Rand kuşkulu görünüyordu ve Mat “uzun yolu seçmek” ile ilgili bir şey mırıldandı.
“Bu sabah hiç çiftlik gördün mü?” diye sordu Lan. “Ya da bir bacadan çıkan duman? Görmedin, çünkü Baerlon ile Beyazköprü’nün arası tamamen ıssızdır. Ve Arinelle’i Beyazköprü’den geçmemiz gerek. Saldaea’da, Maradon’un güneyinde Arinelle’i geçen tek köprü odur.”
Thom hıhladı ve bıyıklarını üfledi. “Beyazköprü’de bir şeyin, birinin bizi bekliyor olmasını sağlamalarını ne engelleyecek?”
Batı yönünden, bir borunun keskin haykırışı geldi. Lan’in başı hızla arkalarında bıraktıkları yola döndü. Rand ürperdi. İçinde bir parça, on beş kilometre, daha fazla değil, diye düşünecek kadar sakin kalmıştı.
“Onları hiçbir şey engelleyemez, Âşık,” dedi Muhafız. “Işık’a ve talihimize güveniyoruz. Ama artık peşimizde Trolloc olduğunu kesin olarak biliyoruz.”
Moiraine, ellerinin tozunu silkeledi. “Yola koyulma zamanı geldi.” Aes Sedai beyaz kısrağına bindi.
Bu, atları kargaşaya boğdu, ikinci bir boru sesi ile kargaşa arttı. Bu sefer başkaları ilkine yanıt verdi, ince sesler batıdan ağıt gibi süzüldü. Rand Bulut’u dörtnala koşmaya hazırladı ve diğerleri de dizginleri aynı telaşla kavradılar. Lan ve Moiraine dışında herkes. Muhafız ve Aes Sedai uzun uzun bakıştılar.
“Onları harekete geçir, Moiraine Sedai,” dedi Lan sonunda. “Elimden geldiğince çabuk dönerim. Başarısız olursam anlarsın.” Elini Mandarb’ın eyerine koydu, siyah aygırın sırtına sıçradı ve tepeden aşağı dörtnala sürdü. Batıya doğru. Borular yine öttü.
“Işık seninle olsun, Yedi Kulenin Son Efendisi,” dedi Moiraine, Rand’ın neredeyse duyamayacağı kadar yumuşak bir sesle. Derin bir nefes aldı ve Aldieb’i doğuya çevirdi. “Yola devam etmeliyiz,” dedi ve yavaş, istikrarlı bir tırıs ile atını yürüttü. Diğerleri sıkı bir sıra halinde onu takip ettiler.
Rand bir kez eyerinde dönüp Lan’i aradı, ama Muhafız alçak tepelerin ve yapraksız ağaçların arasında kaybolmuştu bile. Yedi Kulenin Son Efendisi, demişti ona. Bunun ne anlama geldiğini merak etti. Ondan başka kimsenin duymadığını sanmıştı, ama Thom bıyıklarının uçlarını çiğniyordu ve yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Âşık çok şey biliyor gibiydi.
Borular yine öttü ve bir kez daha arkalarından yanıtlandı. Rand eyerinde kıpırdandı. Bu sefer daha yakındılar; emindi. On iki kilometre. Belki on bir. Mat ve Egwene omuzlarının üzerinden arkalarına baktılar, Perrin bir şeyin arkadan çarpmasını bekliyormuşcasına sırtını kamburlaştırdı. Nynaeve Moiraine ile konuşmak için hızlandı.
“Daha hızlı gidemez miyiz?” diye sordu. “O borular gittikçe yaklaşıyor.”
Aes Sedai başını iki yana salladı. “Orada olduklarını bize neden belli ediyorlar? Belki de ileride ne olduğunu düşünmeden acele edelim diyedir.”
Aynı sabit hızda devam ettiler. Zaman zaman borular arkalarından feryat ediyordu ve her seferinde sesler daha yakından geliyordu. Rand ne kadar yakın olduklarını düşünmemeye çalıştı, ama her feryatta, düşünce çağrılmadan geliyordu. Yedi kilometre, diye düşünüyordu endişeyle, ki Lan aniden arkalarındaki tepeden dörtnala fırladı.
Moiraine’in yanına gelip aygırını dizginledi. “En az üç öbek Trolloc ve her birinin başında bir Yarı-insan. Belki beş.”
“Onları görecek kadar yaklaşmışsan,” dedi Egwene endişeyle, “onlar da seni görmüş olabilir. Tam arkamızda olabilirler.”
“Görülmedi.” Nynaeve herkes ona bakınca dikleşti. “Onun izini takip ettim, unuttunuz mu?”
“Susun,” diye emretti Moiraine. “Lan bize peşimizde belki beş yüz Trolloc olduğunu anlatıyor.” Bunu, şaşkınlık dolu bir sessizlik izledi, sonra Lan yine konuştu.
“Ve arayı kapatıyorlar. Bir saatten az sürede bizi yakalayacaklar.”
Aes Sedai, yarı kendi kendine, “Daha önce de bu kadar çok varsa, neden Emond Meydanı’nda kullanılmadılar? Eğer yoksa, o zamandan bu yana nasıl buraya geldiler?” dedi.
“Bizi önlerinde tutmak için yayılmışlar,” dedi Lan. “Asıl grubun önünde keşif kolları var.”
“Bizi nereye sürüyorlar?” diye düşündü Moiraine. Ona yanıt verircesine, batıdan bir boru sesi geldi, bu sefer tüm diğerlerinin yanıt verdiği uzun bir inleme, ve hepsi önlerindeydi. Moiraine, Aldieb’i durdurdu; diğerleri de aynısını yaptı. Thom ve Emond Meydanı halkı korkuyla çevrelerine bakındılar. Arkalarından, önlerinden boru sesleri geldi. Rand seslerde bir zafer tınısı olduğunu düşündü.
“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Nynaeve öfkeyle. “Nereye gidiyoruz?”
“Yalnızca kuzey ya da güney kaldı,” dedi Moiraine, Hikmet’e yanıt vermekten çok kendi kendine düşünerek. “Güneyde ıssız ve ölü. Absher Tepeleri var ve bir de Taren, geçmek için yol yok, tekne trafiği yok. Kuzeyde, gece çökmeden Arinelle’e ulaşabiliriz ve bir tüccar teknesi bulma olasılığı var. Eğer Maradon’da buz kırılmışsa.”
“Orası Trollocların asla gitmeyeceği bir yer,” dedi Lan, ama Moiraine’in başı hızla o yana döndü.
“Hayır!” Muhafız’a işaret etti ve konuşmaları dinlenmesin diye kafa kafaya verdiler.
Borular öttü ve Rand’ın atı sinirli sinirli dans etti.
“Bizi korkutmaya çalışıyorlar,” diye hırladı Thom, atını sakinleştirmeye çalışarak. Sesi yarı öfkeli geliyordu, sanki Trolloclar yarı başarılı oluyormuş gibi. “Paniğe kapılıp kaçmamız için bizi korkutmaya çalışıyorlar. O zaman bizi ele geçirecekler.”
Egwene’in başı borunun her ötüşü ile dönüyordu. Önce önlerine, sonra ilk Trollocları ararmış gibi arkasına bakıyordu. Rand da aynı şeyi yapmak istiyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. Bulut’u kıza yaklaştırdı.