“Kuzeye gidiyoruz,” diye bildirdi Moiraine.
Onlar yoldan ayrılırken ve çevredeki tepelere tırmanırken borular tiz sesle öttüler.
Tepeler alçaktı, ama yolları bir iniyor, bir çıkıyordu, çıplak dallı ağaçların altında ve ölü çalıların arasında hiç düz yer yoktu. Atlar zahmetle bir tepeyi tırmanıyor, sonra koştura koştura aşağı iniyorlardı. Lan hızlı bir tempo belirlemişti, daha önce, yolda gittiklerinden daha hızlı.
Dallar Rand’ın yüzünü ve göğsünü dövüyordu. Yaşlı sürüngen bitkiler ve sarmaşıklar kollarına dolanıyor, bazen ayağını üzengiden çekip çıkarıyordu. Boru sesleri artık daha yakından ve daha sık geliyordu.
Lan ne kadar zorlarsa zorlasın, pek hızlı uzaklaşamıyorlardı. İlerledikleri her metre için iki metre aşağı iniyorlar ya da yukarı tırmanıyorlardı ve her metre için çaba göstermeleri gerekiyordu. Ve boru sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Üç kilometre, diye düşündü Rand. Belki daha az.
Lan bir süre sonra bir bir yana, bir ötekine bakmaya başladı. Yüzünün sert çizgileri, Rand’ın gördüğü, endişeye en yakın hatlardı. Muhafız bir kez üzengilere basarak doğruldu ve geldikleri yöne baktı. Rand’ın tek görebildiği ağaçlardı. Lan yine eyerine oturdu ve düşünmeden pelerinini arkaya atıp kılıcını açığa çıkardı. Sonra ormanı taramaya devam etti.
Rand, Mat’in soru dolu gözlerine baktı, ama Mat yalnızca Muhafız’ın sırtına yüzünü buruşturdu ve çaresizce omuz silkti.
O zaman Lan, omzunun üzerinden konuştu. “Yakında Trolloclar var.” Bir tepeye tırmandılar ve diğer yandan inmeye başladılar. “Diğerlerinin önünde ilerleyen keşif kollarının bir kısmı. Muhtemelen. Eğer yüz yüze gelirsek, ne pahasına olursa olsun yanımda kalın ve benim yaptığımı yapın. Takip ettiğimiz yolda devam etmemiz gerek.”
“Kan ve küller!” diye mırıldandı Thom. Nynaeve Egwene’e yakında durmasını işaret etti.
Tek gerçek saklanma fırsatını, dağınık, her daim yeşil ağaçlar sağlıyordu, ama Rand her yöne aynı anda bakmaya çalışırken gözucuyla gördüğü gri ağaç gövdeleri Trolloclara dönüşüyordu. Boru sesleri daha da yakından geliyordu. Tam arkalarından. Bundan emindi. Arkada ve gittikçe yaklaşıyorlardı.
Bir başka tepeyi tırmandılar.
Aşağıda, ucunda halat halkaları ya da uzun çengeller olan sırıklar taşıyan Trolloclar yamacı tırmanmaya başlamıştı. Bir sürü Trolloc. Hat diğer yana doğru uzanıyor, uçları görünmüyordu, ama merkezinde, Lan’in tam altında, bir Soluk at sürüyordu.
İnsanlar tepede belirince Myrddraal tereddüt eder gibi oldu, ama bir sonraki an Rand’ın midesi bulanarak hatırladığı siyah bir kılıç çekti ve başının üzerinde salladı. Trolloc hattı öne atıldı.
Myrddraal daha kıpırdamadan, Lan’in kılıcı elindeydi bile. “Benimle kalın!” diye bağırdı ve Mandarb yamaçtan aşağı, Trolloclara doğru atıldı. “Yedi Kule için!” diye bağırdı Lan.
Rand yutkundu ve gri atını mahmuzladı; tüm grup Muhafız’ın ardından aktı. Rand, Tam’in kılıcını elinde bulunca şaşırdı. Lan’in haykırışını taklit ederek, kendine has bir nida buldu. “Manetheren! Manetheren!”
Perrin onu yankıladı. “Manetheren! Manetheren!”
Ama Mat, “Carai an Caldazar! Cami an Ellisande! Al Ellisande!” diye bağırdı.
Soluk’un başı Trolloclardan saldırıya geçen atlılara döndü. Siyah kılıç başının üzerinde dondu ve başlığın önündeki açıklık yaklaşan atlıları tarayarak döndü.
Sonra, Lan Myrddraal’e saldırdı ve insanlar Trolloc hattı ile karşı karşıya geldi. Muhafız’ın kılıcı Thakan’dar’ın demirhanelerinden gelen siyah çelik ile, büyük bir çan gibi çınlayarak, boş seslerle yankılanarak, mavi bir ışık çakması havayı şimşek gibi doldurarak karşılaştı.
İnsanların her birinin çevresini hayvan burunlu, neredeyse insansı şekiller sarmıştı. Halkalı ve çengelli sırıklar savruluyordu. Yalnızca Lan ve Myrddraal’den uzak duruyorlardı; o ikisi açık bir çemberin içinde dövüşüyorlar, siyah atların her adımı, kılıçların her darbesi birbirini karşılıyordu. Hava, ışık çakmaları, gürlemeler ile dolmuştu.
Bulut şahlanarak, çevresindeki hırlayan, keskin dişli yüzleri tekmeleyerek gözlerini yuvarladı ve kişnedi. Ağır bedenler omuz omuza vermiş, çevrelerini almıştı. Rand topuklarını acımadan atın böğrüne bastırarak gri atı ilerlemeye zorladı ve kılıcını Lan’in öğretmeye çalıştığı beceriyi pek az hatırlayarak, odun kesermiş gibi savurdu. Egwene! Gri atı tekmeleyerek çaresizce kızı aradı, çalı kesermiş gibi kıllı bedenlerin arasında kendine yol açtı.
Moiraine’in beyaz kısrağı, Aes Sedai’nin dizginlerdeki elinin en ufak dokunuşu ile atıldı, döndü. Asasını savururken kadının yüzü Lan’inki kadar sertti. Trolloclar aleve boğuldu, sonra kükreyen ateşler yerde kıpırtısız yatan şekilsiz yığınlar bıraktı geride. Nynaeve ve Egwene çılgına dönmüş bir şekilde Aes Sedai’ye yakın kalmaya çalışıyorlardı. Dişlerini en az Trolloclar kadar vahşi sırıtışlarla çıkarmışlardı. Hançerleri ellerindeydi. Trolloclar yakına gelecek olsa o kısa bıçaklar hiçbir işe yaramayacaktı. Rand Bulut’u onlara doğru çevirmeye çalıştı, fakat at, gemi azıya alınıştı. Rand dizginleri ne kadar sert çekerse çeksin, gri at kişneyerek, tekmeleyerek ilerlemeye çalıştı.
Trolloclar Moiraine’in asasından kaçınmaya çalışırken üç kadının çevresinde bir açıklık oluştu, ama onlar kaçtıkça Aes Sedai kovalıyordu. Ateşler kükrüyor, Trolloclar öfke ve acı içinde uluyordu. Kükremelerin ve ulumaların üzerinde, Muhafız’ın kılıcı Myrddraal’in kılıcı ile çınlayarak çarpışıyor, çevrelerindeki hava mavi mavi çakıyordu.
Bir sırığın ucundaki halka, Rand’ın başına doğru atıldı. Rand kılı– cını beceriksizce savurarak sırığı ikiye kesti, sonra onu tutan keçi suratlı Trolloc’u biçti. Bir çengel arkadan omzunu yakaladı ve pelerinine takılıp, onu arkaya çekmeye başladı. Çılgınca, neredeyse kılıcını düşürerek eyerin topuzunu yakaladı. Bulut kişneyerek döndü. Rand ümitsizce eyere ve dizginlere tutundu; santim santim kaydığını hissedebiliyordu. Bulut döndü; Rand bir an eyerinde kaykılmış, baltasını üç Trolloc’tan kurtarmaya çalışan Perrin’i gördü. Trolloclar bir kolunu ve bacaklarını yakalamıştı. Bulut atıldı ve Rand, Trolloclardan başka hiçbir şey görmez oldu.
Bir Trolloc atılıp Rand’ın bacağını yakaladı ve üzengiden çıkarmaya çalıştı. Rand Trolloc’a saldırmak için nefes nefese eyer topuzunu bıraktı. Aynı anda çengel onu eyerden kaldırdı ve Bulut’un sağrısına çekti; onu yere düşmekten alıkoyan tek şey, dizginlere yapışması oldu. Bulut şahlandı ve kişnedi. Aynı anda çekilme hissi yok oldu. Bacağını yakalayan Trolloc ellerini çekti ve bir çığlık attı. Trollocların hepsi feryat etti, sanki bütün dünyadaki köpekler deliye dönmüş, uluyorlardı.
İnsanların çevresinde Trolloclar saçlarını yolarak, kendi yüzlerini pençeleyerek yere düştüler. Tamamı. Yeri, havayı ısırarak, durmaksızın uluyarak kıvrandılar.
Rand o anda Myrddraal’i gördü. Hâlâ çılgın gibi sıçrayan atının üzerindeydi ve siyah kılıcı hâlâ savruluyordu, ama başı yoktu.
“Gece çökene kadar ölmeyecek,” diye bağırdı Thom, derin nefesler alarak, çığlıkların üzerinden. “Tamamen değil. En azından benim işittiğim bu.”
“Atınızı sürün!” diye bağırdı Lan öfkeyle. Muhafız çoktan Moiraine ile iki kadını toparlamış, bir sonraki tepenin yarısını tırmanmıştı. “Bunlar sürünün tamamı değil!” Gerçekten de, yerdeki Trollocların feryatlarının üzerinden, doğudan, batıdan ve güneyden borular yine öttü.