Выбрать главу

Neyse ki, Mat’den başka atından düşen yoktu. Rand atını ona doğru sürdü, ama Mat ürpererek bir halat halkasını yere attı, yayını aldı ve yardım almadan, boğazını ovuşturarak eyerine tırmandı.

Borular, geyik kokusu almış köpekler gibi uludu. Avlarını çeviren köpekler gibi. Lan daha önce hızlı bir tempo belirlemişse, şimdi onu da ikiye katlamıştı, öyle ki, atlar şimdi tepeleri, daha önce indikleri hızdan daha hızlı tırmanıyor, sonra kendilerini aşağı fırlatıyorlardı. Ama borular yaklaşmaya devam ediyordu, ta ki boru sesleri arasında gırtlaktan gelen bağırışlar duyulmaya başlayana kadar. Sonunda insanlar bir tepeyi tırmandı ve tam arkalarındaki tepenin zirvesinde Trolloclar belirdi. Tepe Trolloclarla karardı, uluyan hayvan burunlu yüzler ve korku verici üç Myrddraal. İki grubu yalnızca yüz adım ayırıyordu.

Rand’ın yüreği kuru üzüm gibi büzüldü. Üç tane!

Myrddraallerin kılıçları aynı anda yükseldi; Trolloclar yamaçtan aşağı döküldüler, kalın, zafer dolu haykırışlar duyuldu, koşarlarken sırıklar sıçradı.

Moiraine, Aldieb’in sırtından indi. Sakin sakin kesesinden bir şey çıkardı ve örtüsünü açtı. Rand siyah fildişini gördü. Angreal. Aes Sedai angreali bir eline, asasını diğerine aldı, ayaklarını açtı, koşturan Trolloclara ve Solukların siyah kılıçlarına döndü, asasını yükseğe kaldırdı ve toprağa sapladı.

Yer, tokmak vurulmuş demirden bir çaydanlık gibi çınladı. Boş tangırtı uzaklaşıp soldu. Sonra bir an, her şey sessiz kaldı. Her şey. Rüzgar dindi. Trollocların haykırışları sustu; hattâ koşturmaları bile yavaşladı ve durdu. Bir yürek atımı süreyle her şey bekledi. Donuk çınlama yavaş yavaş geri döndü, alçak bir gürlemeye dönüştü, yükseldi, yükseldi, ta ki toprağın kendisi inlemeye başlayana kadar.

Zemin, Bulut’un toynaklarının altında titriyordu. Bu, hikayelerde anlatılan türden bir Aes Sedai işiydi; Rand yüz elli kilometre ötede olmayı diledi. Titreme sarsılmaya dönüştü, çevredeki ağaçları salladı. Gri at sendeledi, düşecek oldu. Mandarb ve sürücüsüz Aldieb bile sarhoş olmuş gibi sallandı. At üzerindekiler düşmemek için, dizginlere, yelelere, ellerine ne geçerse ona tutunmak zorunda kaldılar.

Aes Sedai hâlâ başladığı zamanki gibi duruyordu. Angreal elinde, dik tuttuğu asası tepenin zirvesine saplanmış ve çevresindeki toprak sarsıldığı, titrediği halde ne o, ne de asası bir santim bile oynamamıştı. Şimdi toprak dalgalanıyor, kadının asasının önünde atılıyor, bir havuzdaki dalgalar gibi Trolloclara doğru yayılıyordu. Dalgalar ilerledikçe yükseliyor, kum çalıları yere yıkıyor, ölü yaprakları havaya fırlatıyor, Trolloclara doğru yuvarlanıyordu. Çukurdaki ağaçlar küçük çocukların elindeki değnekler gibi sallanıyordu. Uzak yamaçta Trolloclar yığınlar halinde yere düştüler, öfkeli toprağın üzerinde yuvarlandılar.

Ama, sanki her yönde toprak yükselmiyormuş gibi, Myrddraaller tek hat halinde ilerliyor, ölüm-siyahı atları uygun adım yürüyorlardı. Trolloclar siyah atların çevresinde yerde yuvarlanıyor, uluyor, onları havaya fırlatan yamaca tutunmaya çalışıyordu, ama Myrddraaller yavaş yavaş ilerliyordu.

Moiraine asasını kaldırdı ve toprak durdu, ama kadının işi henüz bitmemişti. Asası ile tepelerin arasındaki çukura işaret etti ve yerden, altı metre yüksekliğinde alevler fışkırdı. Kadın kollarını iki yana açtı ve ateş gözle görülmez bir hızla sağa ve sola yayıldı, insanları Trolloclardan ayıran bir duvar oluşturdu. Isı, tepede olmalarına rağmen Rand’ın yüzünü elleri ile örtmesine sebep oldu. Myrddraallerin siyah atları, nasıl tuhaf güçlere sahip olurlarsa olsunlar, ateşi görünce kişnemeye, şahlanmaya, Myrddraaller onları kırbaçlarken, alevlerin arasından geçmeye zorlarken sahipleri ile mücadele etmeye başladılar.

“Kan ve küller,” dedi Mat hafif bir sesle. Rand sersem sersem başını salladı.

Moiraine aniden sallandı, Lan atından atlayıp yakalamasaydı yere düşecekti. “İleri,” dedi diğerlerine. Sesinin sertliği Aes Sedai’yi eyerine kaldıran ellerinin nazikliği ile zıttı. “O ateş sonsuza dek yanmayacak. Acele edin! Her dakika kıymetli!”

Alev duvarı, sanki sonsuza dek yanacakmış gibi kükredi, ama Rand itiraz etmedi. Atlarının becerebildiğince hızlı, dörtnala kuzeye yöneldiler. Uzaktaki borular hayal kırıklığı içinde, sanki ne olduğunu biliyorlarmış gibi öttü, sonra sustu.

Lan ve Moiraine kısa süre sonra diğerlerine yetişti, ama Aes Sedai sallanırken, iki eliyle eyerin topuzunu kavrarken Aldieb’in dizginlerini Lan tutuyordu. “Birazdan kendime gelirim,” dedi kadın, endişeli bakışlarını görünce. Sesi yorgun, ama güvenli çıkıyordu. Ve bakışları her zamanki kadar ısrarlıydı. “Toprak ve Ateş ile çalışırken çok güçlü değilimdir. Küçük bir şey.”

İkisi hızlı bir tempoda, yine önde ilerlemeye başladı. Rand daha hızlı gitseler Moiraine’in eyerinde kalabileceğini sanmıyordu. Nynaeve Aes Sedai’nin yanında at sürüyor, bir eliyle onu tutuyordu. Grup tepeleri aşarken iki kadın bir süre fısıldaştı, sonra Hikmet’in eli pelerininin içini araştırdı ve Moiraine’e küçük bir paket verdi. Moiraine paketi açtı, içindekileri yuttu. Nynaeve bir şey daha söyledi, sonra geride kalıp diğerlerinin yanına geldi ve soru dolu bakışlarını görmezden geldi. İçinde bulundukları şartlara rağmen, Rand kadının yüzünde hafif bir tatmin ifadesi olduğunu düşündü.

Rand, Hikmet’in neyin peşinde olduğuna pek aldırmıyordu. Devamlı kılıcının kabzasını ovuşturuyordu ve ne yaptığını her fark edişinde şaşkınlık içinde kabzaya bakıyordu. Demek savaş böyle bir şey Pek bir şey hatırlamıyordu. Her şey kafasında birbirine karışmıştı, kıllı yüzler ve korkudan bir yığın. Korku ve sıcaklık. Çarpışma sürerken, yaz ortasında bir öğlen kadar sıcak gelmişti ona. Bunu anlayamıyordu. Buz gibi rüzgar şimdi yüzündeki ve bedenindeki terleri dondurmaya çalışıyordu.

İki arkadaşına baktı. Mat pelerininin kenarı ile yüzündeki teri siliyordu. Uzakta bir şeye bakan ve gördüğü şeyden hoşlanmayan Perrin alnında parlayan terlerin farkında değil gibiydi.

Tepeler alçaldı ve toprak düzleşmeye başladı, ama Lan yola devam etmek yerine durdu. Nynaeve Moiraine’in yanına gidecek oldu, ama Muhafız onu uzak tuttu. O ve Aes Sedai ilerlediler ve kafa kafaya verdiler. Moiraine’in el hareketlerine bakılırsa, tartışıyorlardı. Nynaeve ve Thom onlara baktı, Hikmet endişeyle kaşlarını çatmıştı, Âşık kendi kendine mırıldanıyor, susup geldikleri yöne bakıyordu, ama başka herkes onlara bakmaktan kaçınıyordu. Bir Aes Sedai ile bir Muhafız’ın tartışmasından ne çıkacağını kim bilebilirdi?

Birkaç dakika sonra Egwene, hâlâ tartışan çifte huzursuz bir bakış fırlatarak, sessizce Rand ile konuştu. “Trolloclara bağırdığın o şeyler.” Nasıl devam edeceğinden emin değilmiş gibi durdu.

“Ne olmuş?” diye sordu Rand. Biraz utanmıştı –savaş haykırışları Muhafızlar içindi; Moiraine ne derse desin, İki Nehir halkı öyle şeyler yapmazdı. Ama kız alay etmeye kalkarsa… “Mat o hikayeyi on kez anlatmış olmalı.”

“Ve kötü bir biçimde,” diye araya girdi Thom. Mat itiraz ederek homurdandı.

“Nasıl anlatmış olursa olsun,” dedi Rand, “hepimiz defalarca dinledik. Dahası, bir şey bağırmak zorundaydım. Demek istediğim, böyle zamanlarda bunu yaparsın. Lan’i duydun.”

“Ve hakkımız da var,” diye ekledi Perrin düşünceli düşünceli. “Moiraine hepimizin Manetheren halkından geldiğimizi söylüyor. Onlar Karanlık Varlık’a karşı savaşmışlar ve biz de onunla savaşıyoruz. Bu bize o hakkı veriyor.”