Egwene bu konuda ne düşündüğünü göstermek istermiş gibi burnunu çekti. “Ben bundan bahsetmiyordum. Sen… senin bağırdığın neydi, Mat?”
Mat huzursuzca omuzlarını silkti. “Hatırlamıyorum.” Kendini savunurcasına diğerlerine baktı. “Gerçekten hatırlamıyorum. Hepsi puslu. Ne olduğunu, nereden geldiğini ya da anlamını bilmiyorum.” Kendisiyle alay edercesine güldü. “Bir anlamı olduğunu sanmıyorum.”
“Ben… bence var,” dedi Egwene yavaşça. “Sen bağırırken, bir anlığına, seni anladığımı sandım. Ama şimdi hepsi gitti.” İçini çekti ve başını iki yana salladı. “Belki haklısındır. Öyle bir zamanda neler hayal edebildiğin, tuhaf, değil mi?”
“Carai an Caldazar,” dedi Moiraine. Hepsi dönüp ona baktılar. “Carai an Ellisande. Al Ellisande. Kızıl Kartal’ın şerefi için. Güneşin Gülü’nün şerefi için. Güneşin Gülü. Manetherenlilerin kadim savaş haykırışı, son krallarının savaş haykırışı. Eldrene’ye Güneşin Gülü denirdi.” Moiraine Egwene ve Mat’e gülümsedi, ama bakışları delikanlının üzerinde bir an daha uzun kalmış olabilirdi. “Arad’ın kanı İki Nehir’de hâlâ güçlü. Eski kan hâlâ şarkı söylüyor.”
Herkes onlara bakarken Mat ve Egwene birbirlerine baktılar. Egwene’in gözleri irileşmişti ve ağzı devamlı bastırdığı bir gülümseme ile kıvrılıp duruyordu. Bu eski kan meselesini nasıl karşılayacağından emin değilmiş gibiydi. Mat’in kaşlarını çatmasına bakılırsa, o emindi.
Rand, Mat’in aklında ne olduğunu biliyordu. Kendi aklında olan şeyin aynısı. Eğer Mat eski Manetheren krallarının kanından geliyorsa, belki Trolloclar üçünün birden değil, onun peşinden geliyorlardı. Bu düşünce Rand’ı utandırdı. Yanakları kızardı ve Perrin’in yüzünü suçlu suçlu buruşturduğunu görünce, onun da aklına aynı şeyin geldiğini anladı.
“Buna benzer bir şey duyduğumu söyleyemem,” dedi Thom bir dakika sonra. Silkelendi ve sesi sertleşti. “Başka zaman olsa bundan bir hikaye çıkarırım, ama şu anda… Günün kalanını burada geçirmeyi mi düşünüyorsun, Aes Sedai?”
“Hayır,” diye yanıt verdi Moiraine, dizginlerini toparlayarak.
Yanıtını vurgularmış gibi, güneyden bir boru sesi geldi. Doğudan ve batıdan başka borular yanıt verdi. Atlar kişnedi, sinirli sinirli yana kaçtı.
“Ateşi aştılar,” dedi Lan sakinlik içinde. Moiraine’e döndü. “Niyetlendiğin şey için henüz yeterince güçlü değilsin, dinlenmeden olmaz. Ve ne Myrddraaller, ne de Trolloclar oraya giremez.”
Moiraine sözünü kesmek istercesine elini kaldırdı, ama sonra içini çekti ve elini indirdi. “Pekala,” dedi sinirle. “Sanırım haklısın, ama başka seçenek olmasını tercih ederdim.” Asasını kolanın altından çekti. “Hepiniz, çevreme toplanın, Olabildiğince yaklaşın. Daha yakın.”
Rand Bulut’u Aes Sedai’nin kısrağına yaklaştırdı. Moiraine’in ısrarı üzerine, çevresinde, daha da yakına toplandılar. Öyle ki, her atın başı bir diğerinin boynunun ya da sağrısının üzerinden uzanıyordu. Aes Sedai ancak o zaman tatmin oldu. Sonra, konuşmadan üzengilerin üzerinde doğruldu ve asasını uzatıp, herkesi kapsayacak şekilde başlarının üzerinde çevirmeye başladı.
Rand, asanın başının üzerinden her geçişinde irkildi. Her seferinde içinde bir şey karıncalandı. Asayı görmeden de, insanların ürpermelerine bakarak takip edebilirdi. Etkilenmeyen tek kişinin Lan olması şaşırtıcı değildi.
Moiraine aniden asayı batıya doğrulttu. Ölü yapraklar havada döndü, dallar Aes Sedai’nin işaret ettiği yönde toz fırtınası varmış gibi sallandı. Görünmez toz fırtınası gözden kaybolurken, Moiraine de içini çekerek eyerine yerleşti.
“Trolloclar,” dedi, “izimizi ve kokumuzu o yöne doğru takip edecekler. Zaman içinde Myrddraaller anlayacaklar, ama o zamana kadar…”
“O zamana kadar,” dedi Lan, “biz izimizi kaybettirmiş olacağız.”
“Asan çok güçlü,” dedi Egwene. Nynaeve ise bunu yalnızca burnunu çekerek karşılık verdi.
Moiraine tatlı bir sitemle yakındı. “Sana daha önce de söyledim, çocuğum, nesnelerin gücü yoktur. Tek Güç Gerçek Kaynak’tan gelir ve ancak canlı bir zihin onu kullanabilir. Bu bir angreal bile değil, yalnızca odaklanmaya yardım eden bir şey.” Bitkinlik içinde asasını kolanın altına kaydırdı. “Lan?”
“Beni takip edin,” dedi Muhafız, “ve sessiz olun. Trolloclar bizi duyarsa, her şey boşa gider.”
Yine kuzeye yöneldi, ama daha önceki çılgın hızda değil. Caemlyn Yolu’nda kullandıkları yürüyüş hızında. Toprak düzleşmeye devam etti, ama orman hâlâ gürdü.
Yolları artık daha önceki gibi düz değildi, çünkü Lan sert zemin üzerinde, kayalıkların etrafında dolanan bir yol izliyordu ve artık onları çalıların içinden geçmeye zorlamak yerine, çevrelerinden dolanmalarına izin veriyordu. Arada bir arkada kalıyor, dikkatle arkalarında bıraktıkları izi inceliyordu. Birinin öksürmesine bile, öfkeli bir homurtuyla karşılık veriyordu.
Nynaeve, atını Aes Sedai’nin yanında sürüyordu. Yüzünde endişe ile hoşlanmazlık savaş halindeydi. Ve bir şeyin daha izi olduğunu düşündü Rand, sanki Hikmet bir hedef görmüş gibi. Moiraine’in omuzları çökmüştü ve dizginler ile eyerini iki eliyle tutuyor. Aldieb’in attığı her adımda sallanıyordu. Sahte iz yaratmanın, deprem ve bir ateş duvarı yaratmanın yanında ne kadar önemsiz görünse de, ondan çok şey götürdüğü, ona artık kaybetmemesi gereken gücü kaybettirdiği açıktı.
Rand, boruların yine ötmeye başlamasını dileyecekti neredeyse. En azından Trollocların ne kadar uzakta olduğunu anlamalarını sağlıyordu. Ve Solukların.
Arkasına bakıp duruyordu, bu yüzden önlerinde neyin uzandığını ilk önce gören olmadı. Gördüğü zaman, şaşkınlık içinde bakakaldı. İki yanda büyük, düzensiz bir yığın uzanıyordu. Çoğu yerde tam dibinde büyüyen ağaçlar kadar yüksekti. Orada burada daha da yüksek kuleler vardı. Yapraksız sarmaşıklar ve sürüngen bitkiler kalın tabakalar halinde her yeri kaplamıştı. Bir yamaç mıydı? Sarmaşıklar tırmanmayı kolaylaştırır, ama atlan çıkarmayı asla başaramayız.
Aniden, daha yakına geldiklerinde, bir kule gördü. Bir kaya formasyonu değil, bir kule olduğu açıktı. Tepesinde tuhaf, sivri uçlu bir kubbe vardı. “Bir şehir!” dedi. Ve bir şehir duvarı. Kuleler, duvardaki nöbetçi kuleleri idi. Rand’ın ağzı açık kaldı. Baerlon’dan on kat büyük olmalıydı. Elli kat daha büyük.
Mat başını salladı. “Bir şehir,” diye kabul etti. “Ama ormanın ortasında bir şehrin ne işi var?”
“Ve halkı yok,” dedi Perrin. Ona baktıklarında, duvara işaret etti. “Halkı olsa sarmaşıkların böyle büyümesine izin verirler miydi? Sürüngen bitkilerin duvarları nasıl ufaladığını bilirsiniz. Nasıl devrildiklerine bakın.”
Rand’ın gördükleri, zihninde kendi kendilerini düzenledi. Perrin’in söylediği gibiydi. Duvardaki her alçak yerin altında, çalı kaplı bir tümsek vardı; yukarıdan devrilen duvarın molozları. Aynı boyda iki kule yoktu.
“Acaba hangi şehirdi,” diye düşündü Egwene. “Ona ne oldu acaba. Babamın haritalarından bir şey hatırlamıyorum.”
“Adı Aridhol’du,” dedi Moiraine. “Trolloc Savaşları sırasında Manetheren’in müttefiki idi.” Dev duvarlara bakarken diğerlerini, hattâ kolunu tutarak eyerde kalmasını sağlayan Nynaeve’i bile unutmuş gibiydi. “Aridhol daha sonra öldü ve buraya başka bir isim verdiler.”
“Hangi isim?” diye sordu Mat.
“Burası,” dedi Lan. Mandarb’ı bir zamanlar elli adamın yan yana geçebileceği bir kapı olan şeyin önünde durdurdu. Artık yalnızca kırık, sarmaşık kaplı nöbetçi kuleleri duruyordu; kapılardan iz yoktu. “Buradan giriyoruz.” Trolloc boruları uzakta feryat etti. Lan, sesin geldiği yöne baktı, sonra batıda, ağaç tepelerinin üzerinde eğilmiş güneşe baktı. “Sahte iz olduğunu anladılar. Gelin, karanlık basmadan bir sığınak bulmalıyız.”