Mat onca altına ve mücevhere işaret etti. Ama o bir şey söyleyemeden Rand kollarından birini, Perrin ötekini tuttu. Mat kıvranırken, hazine hakkında birşeyler bağırırken odadan çıkardılar.
Koridorda daha on adım gidemeden, zaten loş olan ışık azalmaya başladı. Hazine odasındaki meşaleler sönüyordu. Mat bağırmayı bıraktı. Adımlarını hızlandırdılar. Odanın dışındaki ilk meşale söndü, sonra yanındaki. Dönen merdivene ulaştıklarında, artık Mat’i sürüklemelerine gerek kalmamıştı. Arkalarına karanlık çökerken hepsi koşuyordu. Merdivendeki zifiri karanlık yalnızca bir an tereddüt etmelerine sebep oldu, sonra ciğerlerini patlatırcasına bağırarak basamakları tırmandılar. Bekliyor olabilecek herhangi bir şeyi korkutmak için bağırıyorlardı; kendilerine hâlâ hayatta olduklarını hatırlatmak için bağırıyorlardı.
Kayarak, tozlu mermerin üzerinde düşerek yukarıdaki koridora daldılar, sütunların arasında sendelediler, merdivenden aşağı yuvarlandılar ve yara bere içinde bir yığın halinde sokağa indiler.
Rand kendini toparladı ve huzursuz huzursuz çevresine bakınarak Tam’in kılıcını yerden aldı. Güneşin yarısından azı çatıların üzerinden görünüyordu. Kalan ışığın daha da karanlık gösterdiği gölgeler, karanlık eller gibi uzanıyor, sokağı neredeyse dolduruyordu. Rand ürperdi. Gölgeler ellerini uzatan Mordeth gibi görünüyordu.
“En azından kurtulduk.” Mat yığının dibinden kalktı, her zamanki tavrını taklit eden titrek bir tavırla üstündeki tozları silkeledi. “Ve en azından ben.”
“Kurtulduk mu?” dedi Perrin.
Rand bu sefer hayal görmediğini biliyordu. Ensesi diken diken oldu. Sütunların arasından bir şey onları izliyordu. Hızla döndü, sokağın karşısındaki binalara baktı. Orada da üzerinde dikilmiş gözleri hissedebiliyordu. Kılıcın kabzasındaki kavrayışı sıkılaştı, ama bir yandan da bunun ne işe yarayacağını merak etti. İzleyen gözler her yerde gibiydi. Diğerleri de ihtiyatla çevrelerine bakıyordu, onlar da hissetmişti.
“Sokağın ortasından ayrılmayacağız,” dedi boğuk sesle. Göz göze geldiler; onlar da kendileri kadar korkmuş görünüyordu. Yutkundu. “Sokağın ortasından ayrılmayacağız ve gölgelerden uzak duracağız. Hızlı yürüyeceğiz.”
“Çok hızlı yürüyeceğiz,” diye kabul etti Mat hararetle.
İzleyenler onları takip etti. Ya da sayısız izleyici vardı, hemen hemen her binadan bakan sayısız göz. Rand ne kadar bakarsa baksın hiçbir şeyin kıpırdadığını göremiyordu, ama gözleri, hevesi, açlığı hissedebiliyordu. Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu. Binlerce göz mü, yoksa onları takip eden birkaç tane mi?
Güneşin hâlâ uzanabildiği yerlerde birazcık yavaşladılar ve sinirli sinirli gözlerini kısarak hep önlerine çıkıyormuş gibi görünen karanlığa baktılar. Hiçbiri gölgelere girmek istemiyordu; hiçbiri orada bekleyen bir şey bulunmadığından emin olamıyordu. Gölgelerin sokağa uzandığı, yollarını kestiği her yerde, izleyicilerin beklentisi açıkça hissedilebiliyordu. O karanlık yerlerden bağırarak geçtiler. Rand, kuru, hışırtılı kahkahalar duyduğunu sandı.
Sonunda alacakaranlık çöktüğünde, günler önce terk etmişler gibi gelen beyaz, taş binayı gördüler. Aniden izleyen gözler yok oldu. Bir adım ile bir sonraki arasında, göz açıp kapayana kadar kayboldular. Rand tek söz söylemeden koşmaya başladı. Arkadaşları da arkasından koştu. Ancak kapıdan içeri daldıklarında, nefes nefese, yere yığıldıklarında durdular.
Seramik döşeli odanın ortasında küçük bir ateş yanıyor, dumanı tavandaki bir delikte kayboluyordu. Rand’ın aklına Mordeth geldi. Lan dışında herkes oradaydı, alevlerin çevresinde toplanmışlardı ve farklı tepkiler verdiler. Ellerini ateşte ısıtan Egwene üçü odaya dalınca irkildi, ellerini boğazına götürdü; kim olduğunu gördüğünde rahatlayarak iç çekmesi öfkeli bakışlarının etkisini bozdu. Thom yalnızca pipo sapının çevresinden birşeyler mırıldandı, ama Âşık bir sopayla ateşi dürtükleme işine dönmeden önce Rand “aptallar” sözcüğünü yakaladı.
“Sizi yün kafalı akılsızlar!” diye payladı Hikmet. Baştan ayağa kabarmıştı; gözleri parıldıyordu ve yanaklarında parlak kırmızı benekler yanıyordu. “Işık adına, neden öyle kaçtınız? Hepiniz iyi misiniz? Hiç mi aklınız yok? Lan sizi aramaya gitti ve geri döndüğü zaman kafanıza biraz akıl sokmak için yumruklarını kullanmazsa kendinizi şanslı sayın.”
Aes Sedai’nin yüzü hiç de heyecanlı görünmüyordu, ama onları görünce, elbisesini kavramaktan boğumları beyazlamış elleri gevşemişti. Nynaeve ona ne vermişse, işe yaramış olmalıydı, çünkü ayağa kalkmıştı. “Yaptığınız şeyi yapmamalıydınız,” dedi, bir Suormanı göleti kadar berrak ve durgun bir sesle. “Bundan daha sonra bahsedeceğiz. Orada bir şey olmuş, yoksa bu şekilde birbirinizin tepesine düşerek içeri dalmazdınız. Anlatın bana.”
“Güvenli olduğunu söylemiştin,” diye şikayet etti Mat, ayağa kalkarak. “Aridhol’un Manetheren’in müttefiki olduğunu, Trollocların şehre girmeyeceğini söylemiştin, ve…”
Moiraine öylesine ani bir hareketle öne adım attı ki, Mat ağzı açık sustu, kaldı. Rand ve Perrin ayağa kalkarken yarı eğilmiş, durdular. “Trolloclar mı? Duvarların içinde Trolloc mu gördünüz?”
Rand yutkundu. “Trolloc değil,” dedi ve üçü aynı anda heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı.
Hepsi ayrı bir yerden başladı. Mat hazineyi bulmalarından başladı ve sanki bu işi tamamen tek başına yapmış gibi açıkladı. Perrin neden kimseye söylemeden gittiklerini açıklayarak başladı. Rand, en önemli olduğunu düşündüğü yere, sütunların arasındaki yabancı ile karşılaşmalarına atladı. Ama hepsi o kadar heyecanlıydı ki, kimse her şeyi olduğu sırayla anlatmadı; ne zaman akıllarına bir şey gelse, öncesinde ya da sonrasında ne olduğuna, kimin ne dediğine aldırmadan söyleyiveriyorlardı. İzleyiciler. Hepsi, izleyiciler hakkında söylenip duruyordu.
Bu, tüm hikayeyi tutarsız kıldı, ama korktukları açıktı. Egwene sokağa açılan boş pencerelere huzursuz bakışlar fırlatmaya başladı. Dışarıda, alacakaranlığın son kalıntıları soluyordu; ateş çok küçük ve loş görünüyordu. Thom piposunu dişlerinin arasından çekti ve başını eğerek, kaşlarını çatarak dinledi. Moiraine’in gözleri endişeli olduğunu gösteriyordu, ama gereksiz ölçüde değil. Ta ki…
Aes Sedai aniden tısladı ve Rand’ın dirseğini sıkı sıkı kavradı. “Mordeth! O isimden emin misiniz? Çok emin olun, hepiniz. Mordeth mi?”
Koro halinde, “Evet,” diye mırıldandılar. Aes Sedai’nin ısrarı hepsini şaşırtmıştı.
“Size dokundu mu?” diye sordu kadın hepsine. “Size bir şey verdi mi ya da siz ondan bir şey aldınız mı? Bilmek zorundayım.”
“Hayır,” dedi Rand. “Hiçbirimiz. Hiçbiri olmadı.”
Perrin onaylayarak başını salladı ve ekledi, “Tek yaptığı bizi öldürmeye çalışmak oldu. Bu yeterli değil mi? Odanın yarısını doldurana kadar şişti, bağırarak hepimizin ölü olduğunu söyledi ve yok oldu.” Göstermek için ellerini oynattı. “Duman gibi.” Egwene ciyakladı.
Mat aksı aksi döndü. “Güvenli demiştin! Trollocların buraya gelmeyeceği sözleri… Başka ne düşünebilirdik ki?”
“Görünüşe göre hiç düşünmemişsiniz,” dedi kadın, sakinleşerek. “Düşünen herhangi biri, Trollocların girmeye korktuğu bir yerde ihtiyatlı olurdu.”
“Mat’in işleri,” dedi Nynaeve, kararlı bir sesle. “Hep haylazlık konuşur ve diğerleri de doğduklarında sahip oldukları azıcık aklı onun yanında kaybeder.”
Moiraine başını salladı, ama gözlerini Rand ile iki arkadaşından ayırmadı. “Trolloc Savaşları’nın sonlarına doğru, bu yıkıntıların içinde bir ordu kamp yaptı –Trolloclar, Karanlıkdostları, Myrddraaller, Dehşetlordları, binlercesi. Şehirden çıkmadıkları anlaşıldığında, duvarların içine izciler gönderildi. İzciler silahlar, zırh parçaları ve her yere saçılmış kanlar buldu. Ve Trolloc dilinde duvarlara kazınmış, son saatlerinde Karanlık Varlık’tan yardım dilenen mesajlar. Daha sonra gelen insanlar ne kandan, ne de mesajlardan iz bulamadılar. Hepsi silinmişti. Yarı-insanlar ve Trolloclar bunu hâlâ hatırlar. Onları buranın dışında tutan budur.”