Выбрать главу

Rand atını topukladı ve Bulut Âşığın iğdiş atının peşinden atıldı. Moiraine olmadan ırmağa ulaşırsak ne olacak? Işık, Egwene!

Perrin atını gölgelerin içinde durdurdu, hâlâ uzakta görünen açık kapı boşluğunu izledi ve dalgın dalgın başparmağını baltasının sapında gezdirdi. Yıkık şehrin çıkışı açık görünüyordu, ama beş dakikadır orada durmuş, izliyordu. Rüzgar kıvırcık saçlarını savuruyor, pelerinini götürmeye çalışıyordu, ama o ne yaptığını fark etmeden pelerini bedenine sarıyordu.

Mat’in ve Emond Meydanı’ndaki başka herkesin onun ağır akıllı olduğunu düşündüğünü biliyordu. Bunun sebebi kısmen iriyarı olması ve genelde dikkatli hareket etmesi idi –hep bir şeyi kıracağından ya da birini inciteceğinden korkmuştu, çünkü birlikte büyüdüğü oğlanlardan çok daha iriydi– ama elinden geldiği sürece her şeyi enine boyuna düşünmeyi tercih ediyordu. Hızlı ve dikkatsizce düşünmek Mat’i sık sık kaynar kazana atmıştı. Mat’in hızlı düşünmesinin zaman zaman Perrin’i, Rand’ı, hattâ hepsini birden kaynar kazana attığı da olmuştu.

Boğazına bir şey oturdu. Işık, kaynar kazana atılmayı düşünme. Düşüncelerini yine düzenlemeye çalıştı. Dikkatli düşünmek gerekirdi.

Kapının önünde bir zamanlar bir tür meydan, içinde de dev bir çeşme vardı. Çeşmenin bir kısmı hâlâ oradaydı, büyük, yuvarlak bir havuzun içinde kırık heykeller. Kapıya ulaşmak için neredeyse yüz adım gitmesi gerekecekti ve onu meraklı gözlerden koruyacak, geceden başka bir şey yoktu. Bu hiç de hoş bir düşünce değildi. O görünmeyen izleyicileri çok iyi hatırlıyordu.

Bir süre önce şehrin içinde duyduğu boruları düşündü. Diğerlerinden bazılarının ele geçirilmiş olabileceğini düşünerek neredeyse içeri girecekti, ama sonra eğer yakalanmışlarsa, yalnız başına hiçbir şey yapamayacağı aklına geldi. Yüz Trolloc –ve Lan ne demişti– dört Soluk’a karşı. Moiraine Sedai ırmağa ulaşın, dedi.

Yine kapıyı incelemeye başladı. Dikkatli düşünmek ona pek bir şey sağlamamıştı, ama kararını vermişti. Derin gölgelerden daha az karanlık olanlara çıktı.

O bunu yaparken, meydanın karşı tarafında bir başka at belirdi ve durdu. Perrin de durdu ve baltasını yokladı; balta onu hiç teselli etmiyordu. Karanlık şekil bir Soluk’sa…

“Rand?” dedi yumuşak ve tereddütlü bir ses.

Perrin rahatlayarak uzun bir nefes verdi. “Benim, Perrin, Egwene,” diye seslendi, aynı ölçüde yumuşak bir sesle. Yine de, sesi karanlıkta çok yüksek gelmişti.

Atlar çeşmenin yanında bir araya geldiler.

“Başka kimseyi gördün mü?” diye sordu ikisi aynı anda ve ikisi de başlarını iki yana sallayarak karşılık verdiler.

“Kurtulacaklar,” diye mırıldandı Egwene, Bela’nın boynunu okşayarak. “Değil mi?”

“Moiraine Sedai ve Lan onlara göz kulak olur,” diye yanıt verdi Perrin. “Irmağa ulaşınca hepimize birden göz kulak olacaklar.” Öyle olmasını umuyordu.

Ormanda Trolloclar ya da Soluklar olsa da, kapının öte yanma geçince büyük bir rahatlama hissetti. Trollocları ve Solukları düşünmeyi bıraktı. Çıplak dallar kırmızı yıldızı görmesini engellemiyordu ve artık Mordeth’in elinden kurtulmuşlardı. O adam, Perrin i Trolloclardan daha fazla korkutmuştu.

Kısa süre sonra ırmağa ulaşacaklar, Moiraine ile buluşacaklardı ve kadın onları Trolloclardan da kurtaracaktı. İnanıyordu, çünkü inanmaya ihtiyacı vardı. Rüzgar dalları birbirine sürtüyor, her daim yeşil ağaçların üzerindeki yapraklan ve iğneleri hışırdatıyordu. Bir gece şahininin yalnız haykırışı karanlıkta süzüldü ve Perrin ile Egwene, ısınmak için birbirlerine sokuluyormuş gibi atlarını yaklaştırdılar. Çok yalnızdılar.

Arkalarından bir yerden bir Trolloc borusu öttü, avcıları acele etmeye zorlayan hızlı, inleyen ötüşler. Sonra kalın, yarı-insan ulumalar, borudan hız alarak arkalarında yükseldi. Yaratıklar insan kokusu alınca ulumalar keskinleşti.

Perrin, “Hadi!” diye bağırarak atını dörtnala kaldırdı. Egwene de ona yetişti ve ikisi çizmelerini topuklayarak, çıkardıkları gürültüye ve onlara çarpan dallara aldırmadan kaçtılar.

Solgun ay ışığı kadar içgüdülerinin de kılavuzluğu altında ağaçların arasından geçerken Bela geride kaldı. Perrin arkaya baktı. Egwene kısrağını tekmeledi ve dizginleri salladı, ama bir işe yaramıyordu. Seslere bakılırsa, Trolloclar yaklaşıyordu. Dizginleri, kızın geride kalmamasını sağlayacak kadar çekti.

“Acele et!” diye bağırdı. Artık Trollocları ayırt edebiliyordu, ağaçların arasında sıçrayan, kanlarını donduracak şekilde böğüren, hırlayan dev, karanlık şekiller. Perrin, kemerinde asılı baltasının sapını öyle kavramıştı ki, parmak boğumları acıyordu. “Acele et, Egwene! Acele et!”

Perrin’in atı aniden kişnedi. At altında düşerken, Perrin de yuvarlanarak düşmeye başladı. Kendini korumak için ellerini uzattı ve tepe üstü buz gibi suya daldı. Atını keskin bir yamacın ucundan doğrudan Arinelle’e sürmüştü.

Buz gibi suyun yarattığı şok, nefesinin kesilmesine sebep oldu ve yüzeye çıkmayı başarmadan önce bol bol su yuttu. Diğer şapırtıyı duymaktan çok hissetti ve Egwene’in tam arkasından gelmiş olması gerektiğini düşündü. Nefes nefese yüzdü. Yüzeyde kalmak kolay değildi; ceketi ve pelerini sırılsıklam olmuştu, çizmeleri su dolmuştu. Çevresine bakınarak Egwene’i aradı, ama rüzgarın dalgalandırdığı siyah suyun üzerinde yalnızca ayın yansımasını gördü.

“Egwene? Egwene!”

Gözlerinin önünde bir mızrak çaktı ve yüzüne su sıçrattı. Çevresinde başka mızraklar ırmağa düşmeye başladı. Gırtlaktan gelen sesler ırmak kıyısında tartışarak yükseldi ve Trolloc mızrakları düşmeyi bıraktı, ama Perrin, o an için seslenmekten vazgeçti.

Akıntı onu ırmaktan aşağı sürükledi, ama kalın bağırışlar ve hırlamalar ayak uydurarak kıyı boyunca onu takip etti. Perrin pelerinini çözdü ve ırmağa bıraktı. Onu dibe çekecek daha az ağırlık kalmıştı. İnatla uzak kıyıya yüzmeye başladı. Orada Trolloc yoktu. Öyle umuyordu.

Köyde, Suormanı’nın göletlerinde yüzdükleri gibi, kurbağalama yüzdü. En azından başını suyun üzerinde tutmaya çalışıyordu; bu kolay değildi. Pelerini yokken bile ceketi ve çizmeleri kendisi kadar ağır geliyordu. Ve baltası kemerini aşağı çekiyor, suyun altına çekmese bile, dengesini bozmakla tehdit ediyordu. Perrin onu da ırmağa bırakmayı düşündü; birkaç kez. Kolay olacaktı, örneğin çizmeleri çıkarmaya çalışmaktan daha kolay. Ama ne zaman düşünse, uzak kıyıdan çıktığında, Trollocları bekler bulduğunu hayal ediyordu. Balta yarım düzine Trolloc’a karşı pek işe yaramazdı –ama çıplak ellerinden daha iyiydi.

Bir süre sonra, Trolloclar orada olsa bile baltasını kaldırmayı becereceğinden emin olamamaya başladı. Kolları ve bacakları kurşun gibi ağırlaşmıştı; hareket etmek için büyük çaba gerekiyordu ve yüzü artık ırmağın eskisi kadar üstünde değildi. Burnundan giren sular yüzünden öksürdü. Demirhanede bir gün, bunun yanında hiçbir şey, diye düşündü bitkinlik içinde ve tam o sırada ayağı bir şeye çarptı. Tekrar tekmeleyene kadar ne olduğunu anlamadı. Dip. Sığlığa gelmişti. Irmağı aşmıştı.

Ağzından nefes alarak ayağa kalktı, bacakları tutmayınca sular sıçratarak çöktü. Kıyıya tırmanırken, rüzgarda titreyerek baltasını halkasından çıkardı. Hiç Trolloc görmedi. Egwene’i de görmedi. Yalnızca ırmak kıyısına saçılmış birkaç ağaç ve suyun üzerinde ay ışığından bir kurdele.