“Beni bırak!” diye haykırdı. “Ne istersen al, tekneyi al, her şeyi al, ama beni bırak!”
Rand’ın sırtına aniden bir şey indi ve onu güverteye yıktı. Kılıcı uzanan elinden yuvarlandı. Rand ağzı açık, nefes almaya çalışarak kılıca uzandı. Kasları acılı bir yavaşlıkla tepki verdi; Rand, sümüklüböcek gibi kıvrandı. Bırakılmak isteyen adam kılıca korku dolu, kıskanç bir bakış fırlattı, sonra gölgelerin içinde kayboldu.
Rand acı içinde omzunun üzerinden baktı ve şansının tükendiğini anladı. Kurt burunlu bir Trolloc küpeştenin üzerinde denge kurmuş, duruyor, elinde sırtına indirdiği sırığın kırık ucu, ona bakıyordu. Rand kılıcına ulaşmaya, uzaklaşmaya çalıştı, ama kolları ve bacakları sarsılarak hareket ediyordu ve istediklerinin ancak yarısını yapabiliyordu. Hepsi sallandı, tuhaf yönlere gitti. Göğsü demir bantlarla bağlanmış gibi geliyordu; gözlerinin önünde gümüş noktalar uçuşuyordu. Çılgınca bir kaçış yolu aradı. Trolloc ona saplayacakmış gibi ucu çentikli sırığı kaldırdığında, zaman yavaşlar gibi oldu. Yaratık Rand’a bir rüyada hareket ediyormuş gibi geldi. Kalın kolun arkaya gitmesini izledi; kırık sırığın karnını deldiğini, o yırtıcı acıyı hissetmeye başlamıştı bile. Ciğerlerinin patlayacağını sandı. Öleceğim! Işık bana yardım et, öleceğim…! Trolloc’un kolu mızrakla öne savrulmaya başladı ve Rand tek bir feryat için nefes buldu. “Hayır!”
Gemi aniden sallandı ve bir seren direği gölgelerin içinden savrulup, kemik kırılma sesleri eşliğinde Trolloc’un göğsüne çarparak, öteki yana devirdi.
Rand bir an nefes nefese, yukarıda öne arkaya sallanan seren direğine bakarak yattı, kaldı. Bu, şansımın son kırıntısını da tüketmiş olmalı, diye düşündü. Bundan sonra başkası kalmış olamaz.
Titreyerek ayağa kalktı ve kılıcını aldı. Bu sefer Lan’in öğrettiği gibi iki eliyle tuttu, ama güvertede kılıcını üzerinde kullanabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Tekne ile kıyı arasındaki siyah su dolu boşluk hızla genişliyordu; Trollocların haykırışları arkada, gecenin içinde soluyordu.
Kılıcını kınına sokup, küpeşteye dayanırken, ceketi dizlerine kadar inen gürbüz bir adam yaklaşıp dik dik ona baktı. Uzun saçları kaslı omuzlarına dökülüyordu ve üstdudağını çıplak bırakan sakalı yuvarlak yüzünü çevreliyordu. Yuvarlak, ama yumuşak değil. Seren direği yine savruldu ve sakallı adam onu yakalarken bakışlarını bir anlığına o tarafa çevirdi; direk geniş avucuna çarparken kısa bir şap sesi çıkardı.
“Gelb!” diye bağırdı. “Talih! Neredesin, Gelb?” O kadar hızlı konuşuyordu, sözcükler o kadar birbirine giriyordu ki, Rand onu anlayamıyordu. “Kendi gemimde benden saklanamazsın! Floran Gelb’i buraya getirin!”
Mürettebattan boğa-gözü lambası taşıyan bir adam geldi ve iki kişi ince yüzlü bir adamı lambanın düşürdüğü ışık çemberine ittirdi. Rand bunun ona tekneyi öneren adam olduğunu gördü. Adamın gözleri devamlı geziniyor, asla toplu adamın gözleri ile karşılaşmıyordu. Toplu ve kısa boylu adamın kaptan olduğunu düşündü Rand. Rand’ın çizmelerinden birinin çarptığı yerde, Gelb’in alnında bir yara oluşmuştu.
“Bu seren direğini bağlaman gerekmiyor muydu. Gelb?” diye sordu kaptan şaşırtıcı bir sakinlikle, ama hâlâ eskisi kadar hızlı konuşarak.
Gelb gerçekten şaşkın görünüyordu. Ama bağladım. Sıkı sıkı bağladım. Bazen elim biraz ağır oluyor, kabul ediyorum, Kaptan Domon, ama işlerimi hep yaparım.”
“Demek elin ağır, öyle mi? İş uyumaya gelince elin hiç de ağır değil ama. Nöbet tutman gerekirken uyumaya gelince. Bir adam hepimizi öldürebilirdi, sırf senin yüzünden.”
“Hayır, Kaptan, hayır. Onun yüzünden oldu.” Gelb doğrudan Rand’ı işaret etti. “Ben gerekliği gibi nöbet tutuyordum, ama o gizlice yaklaştı ve bana bir sopayla vurdu.” Başındaki yaraya dokundu, irkildi ve dik dik Rand’a baktı. “Onunla mücadele ettim, ama sonra Trolloclar geldi. Bu adam onların dostu, Kaptan. Bir Karanlıkdostu. Trolloclarla işbirliği yapıyor.”
“Benim yaşlı büyükannemle işbirliği yapıyor!” diye kükredi Kaptan Domon. “Son seferinde seni uyarmamış mıydım, Gelb? Beyazköprü’de gidiyorsun! Seni gemiden şimdi indirmeden gözümünün önünden kaybol.” Gelb lamba ışığından fırladı ve Domon boşluğa bakarak, ellerini açıp kapayarak durdu. “Bu Trolloclar beni takip ediyorlar. Neden rahat bırakmıyorlar? Neden?”
Rand küpeştenin üzerinden baktı ve kıyının artık görülmediğini fark edince şok geçirdi. Teknenin kıçındaki uzun dümenin başında iki adam vardı ve şimdi her yanda altışar adam kürek çekiyor, gemiyi bir su böceği gibi ırmağın üzerinde sürüklüyordu.
“Kaptan,” dedi Rand, “orada arkadaşlarımız var. Geri dönüp onları da alırsanız, eminim sizi ödüllendireceklerdir.”
Kaptanın yuvarlak yüzü hızla Rand’a döndü ve Thom ile Mat belirince ifadesiz bakışlarına onları da dahil etti.
“Kaptan,” diye başladı Thom eğilerek, “izin verin…”
“Siz aşağı gelin,” dedi Kaptan Domon, “gelin de, gemime ne tür şeyler binmiş, göreyim. Gelin. Talih beni terk etsin, birisi şu lanet sereni bağlasın!” Gemiciler seren direğini almak için koşarken ayaklarını vurarak geminin kıçına yürüdü. Rand ve iki arkadaşı takip etti.
Kaptan Domon’un kıç tarafta, kısa bir merdiven inilerek ulaşılan düzenli bir kamarası vardı. İçerideki her şey doğru yerinde okluğu izlenimi uyandırıyordu, kapının arkasındaki çengellere asılı ceketlere ve pelerinlere kadar. Kamara, geminin eni boyunca uzanıyordu, bir yanda geniş bir yatak, diğer yanda ağır bir masa vardı. Yalnızca bir tane yüksek sırtlı, sağlam kollu sandalye vardı. Kaptan sandalyeye oturdu ve diğerlerine de, kamaradaki tek mobilyalar olan muhtelif sandıkların ya da bankların üzerinde oturmalarını işaret etti. Yüksek bir homurtu, Mat’in yatağın üzerine oturmasını engelledi.
“Şimdi,” dedi kaptan, hepsi oturduktan sonra. “Benim adım Bayle Domon; Serpinti’nin, yani bu geminin sahibi ve kaptanıyım. Siz kimsiniz, bu ıssız yerde ne işiniz var ve başıma açtığınız bela yüzünden neden sizi küpeşteden aşağı atmayayım?”
Rand hâlâ Domon’un hızlı konuşmasını takip etmekte güçlük çekiyordu. Kaptanın söylediklerinin son kısmını çözdükten sonra şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırdı. Bizi küpeşteden aşağı atmak mı?
Mat telaşla konuştu, “Size sorun yaratmak istemedik. Biz Caemlyn’e gidiyorduk ve oradan sonra…”
“Ve sonra rüzgar bizi nereye götürürse,” diye araya girdi Thom. “Âşıklar böyle yolculuk eder, rüzgardaki tozlar gibi. Ben bir âşığım, anlıyor musunuz, adım Thom Merrilin.” Sanki kaptan onları gözden kaçırabilirmiş gibi, pelerinini öyle kaydırdı ki, rengarenk yamalar kıpırdandı. “Bu iki köylü hödük çırağım olmak istiyorlar, ama henüz onları kabul edeceğimden emin değilim.” Rand sırıtmakta olan Mat’e baktı.
“Bunların hepsi iyi, güzel, adamım,” dedi Kaptan Domon sakin sakin, “ama bana hiçbir şey anlatmıyor. Hattâ daha da az. Talih beni dürtsün, orası bildiğim hiçbir yerden Caemlyn’e giden yolların üzerinde değil.”
“Şimdi, bu başlı başına ayrı bir hikaye,” dedi Thom ve hemen anlatmaya başladı.