Thom’a göre, kış karları yüzünden Baerlon’un ötesinde, Puslu Dağlar’da bir madenci kasabasında kısılı kalmıştı. Oradayken, Aridhol denilen bir şehirde, Trolloc Savaşları’ndan kalan bir hazineye dair efsaneler duymuştu. Tesadüf eseri, yıllar önce Ilhan’da, bir zamanlar hayatını kurtardığı bir arkadaşı ölüm döşeğinde ona Aridhol’ün yerini gösteren bir harita vermiş, son nefesinde haritanın Thom’u zengin edebileceğini fısıldamıştı. Thom efsaneleri duyana kadar buna hiç inanmamıştı. Karlar yeterince eridikten sonra birkaç arkadaşı ile yola çıkmıştı. Bu çırak adayları da onlar arasındaydı. Büyük güçlüklerle geçen bir yolculuktan sonra şehrin yıkıntısını bulmuşlardı. Ama hazinenin Dehşetlordları’ndan birine ait olduğu, onu Shayol Ghul’e götürmek için Trollocların gönderildiği anlaşılmıştı. Karşılaştıkları neredeyse her tehlike –Trolloclar, Myrddraaller, Draghkar, Mordeth, Mashadar– hikaye boyunca bir ya da öteki noktada başlarına bela oldu, uma Thom öyle anlatıyordu ki, sanki her biri kişisel olarak onun peşindeydi ve onlarla büyük bir beceriyle başa çıkmıştı. Çoğunu Thom’un gösterdiği bir sürü kahramanlıktan sonra, Trolloclar onları kovalarken kaçmışlardı, ama geceleyin arkadaşlarından ayrı düşmüşler, sonunda Thom ve iki arkadaşı onlara kalan son yere sığınmışlardı, Kaptan Domon’un sevinçle gördükleri teknesine.
Âşık sözünü bitirdiği zaman, Rand ağzının bir süredir açık durduğunu fark etti ve bir tıkırtı ile kapattı. Mat’e baktığında, onun da iri iri açılmış gözlerle Âşığı izlediğini gördü.
Kaptan Domon parmakları ile sandalyesinin kolunu dövdü. “Bu çoğu kişinin inanmayacağı bir hikaye. Elbette, ben Trollocları gördüm, değil mi?”
“Her sözcüğü doğru,” dedi Thom yumuşak sesle. “İlk ağızdan.”
“Yanınızda hazine var mı?”
Thom üzüntüyle ellerini açtı. “Heyhat, yanımıza alabildiğimiz azıcık hazine, son Trolloclar belirdiği zaman kaçan atlarımızın üzerindeydi. Benim elimde tek kalan flütüm ve arpım, birkaç bakır metelik ve sırtımdaki giysiler. Ama inan bana, o hazineden tek bir şey bile istemezdin. Karanlık Varlık’ın lekesini taşıyor. En iyisi onu yıkıntılara ve Trolloclara bırakmak.”
“Demek yolculuğunuzun karşılığını ödeyecek paranız yok. Karşılığını ödemediği sürece kendi kardeşimi bile tekneme almam, özellikle de peşinden küpeştemi biçen ve halatlarımı doğrayan Trolloclar getirmişse. Neden geldiğiniz yere yüzmenize izin verip, sizden kurtulmayayım?”
“Bizi kıyıya bırakmazsın, değil mi?” dedi Mat. “Orada Trolloclar varken bırakmazsın.”
“Kıyıdan bahseden kim?” diye yanıt verdi Domon kuru kuru. Onları bir süre inceledi, sonra ellerini masanın üzerine koydu. “Bayle Domon mantıklı bir adamdır. Eğer bir çıkış yolu varsa, sizi kenardan aşağı atmam. Şimdi, görüyorum ki, çıraklarından birinin bir kılıcı var. Benim de iyi bir kılıca ihtiyacım var ve iyi bir adam olup, o kılıç karşılığında Beyaznehir’e kadar teknemde yolculuk yapmanıza izin vereceğim.”
Thom ağzını açtı, ama Rand telaşla konuştu, “Hayır!” Tam kılıcı ona birilerine versin diye vermemişti. Bronz balıkçılı hissederek elini kabzanın üzerinde gezdirdi. Kılıç yanında olduğu sürece, Tam yanındaymış gibi hissedecekti.
Domon başını iki yana salladı. “Eh, hayırsa, hayırdır. Ama Bayie Domon bedava yolculuk yaptırmaz; kendi annesine bile.”
Rand gönülsüzce ceplerini boşalttı. Çok şey yoktu, birkaç bakır para ve Moiraine’in verdiği gümüş para. Gümüşü kaptana uzattı. Mat bir saniye sonra içini çekti ve aynısını yaptı. Thom dik dik onlara baktı, ama yüzündeki ifade öyle çabuk bir gülümseme ile yer değiştirdi ki, Rand dik bakışları gördüğünden emin olamadı.
Kaptan Domon beceriyle iki şişman, gümüş parayı delikanlıların ellerinden aldı, arkasındaki pirinç kayışlı sandıktan küçük bir terazi ile şıngırdayan bir kese çıkardı. Dikkatle ölçtükten sonra paraları ke– seye bıraktı ve ikisine daha ufak gümüş ve bakır paralar verdi. Daha çok bakır. “Beyaznehir’e kadar,” dedi, deri ciltli defterine düzenli kayıtlar alarak.
“Bu, Beyaznehir yolculuğu için pahalı,” diye homurdandı Thom.
“Artı tekneme verilen zararlar,” diye yanıt verdi kaptan sakin sakin. Teraziyi ve keseyi sandığa koydu ve hoşnutluk içinde kapattı. “Artı, biraz da Trollocları üzerime getirdiğiniz ve bu yüzden bol bol sığ yeri bulunan bu yeri gece aşmam gerektiği için.”
“Ya diğerleri?” diye sordu Rand. “Onları da alacak mısın? Şimdiye dek ırmağa ulaşmışlardır, ya da kısa süre sonra ulaşacaklardır ve direğindeki o lambayı göreceklerdir.”
Kaptan Domon’un kaşları şaşkınlık içinde kalktı. “Yerimizde kıpırdamadan kaldığımızı mı düşünüyorsun, delikanlı? Talih beni dürtsün, sizin tekneye bindiğiniz yerden dört buçuk, beş kilometre uzaktayız. Trolloclar adamlarımın küreklere tüm güçleriyle asılmasına sebep oldu –Trollocları istemedikleri kadar iyi tanırlar– ve akıntı da yardımcı oluyor. Ama fark etmez. Kıyıda ihtiyar büyükannem olsa bile bu gece bir daha kıyıya yanaşmam. Belki de Beyaznehir’e varana kadar yanaşmam. Bu geceden önce ensemde Trolloc nefesini yeterince duydum ve elimden geliyorsa daha fazlasını istemiyorum.”
Thom ilgiyle öne eğildi. “Daha önce Trolloclarla karşılaştın mı? Son zamanlarda mı?”
Domon, Thom’a kısık gözlerle bakarak tereddüt etti, ama konuştuğu zaman sesinde yalnızca tiksinti vardı. “Kışı Saldaea’da geçirdim, idamını. Benim seçimim değil, ama ırmak erken dondu ve buz geç kırıldı. Maradon’daki en yüksek kulelerden Afet i görebilirsin, diyorlar, ama benim umurumda değil. Ben orayı daha önce gördüm ve hep Trollocların çiftliklere saldırdığından falan bahsediliyordu. Ama geçtiğimiz kış her gece bir çiftlik yakıldı. Evet, ve zaman zaman bütün bir köy. Şehir duvarlarına kadar geldiler. Ve bu yeterince kötü değilmiş gibi, insanlar bunun Karanlık Varlık’ın hareketlenmeye başladığı, Son Günlerin yaklaştığı anlamına geldiğini söylüyorlardı.” Ürperdi ve sanki bu düşünce kafatasını karıncalandırıyormuş gibi kafasını kaşıdı. “İnsanların Trollocların masal olduğuna, anlattığım hikayelerin yolcuların yalanlarından başka bir şey olmadığına inandığı yerlere gitmek için sabırsızlanıyorum.”
Rand dinlemeyi bıraktı. Karşı duvara baktı, Egwene ve diğerlerini düşündü. O Serpinti de güvendeyken, onların hâlâ gecenin içinde bir yerde olması hiç doğru gelmiyordu. Kaptanın kamarası artık eskisi kadar rahat gelmiyordu.
Thom onu ayağa kaldırdığında şaşırdı. Âşık, omzunun üzerinden Kaptan Domon’a bu köylü hödükler için özürler dileyerek onu ve Mat’i merdivene doğru ittirdi. Rand tek söz söylemeden merdiveni tırmandı.
Güverteye ulaştıklarında Thom işitecek kimse olmadığından emin olmak için hızla çevresine bakındı, sonra gürledi: “Siz gümüşlerinizi saçmakta acele etmeseydiniz birkaç şarkı ve hikaye karşılığında teknede kalmamızı sağlayabilirdim.”
“Ben o kadar emin değilim,” dedi Mat. “Bizi ırmağa atmak konusunda ciddi gibiydi.”
Rand yavaşça küpeşteye yürüdü, yaslandı ve geceye bürünmüş ırmağa baktı. Kıyıda bile, siyahlıktan başka hiçbir şey göremiyordu. Bir dakika sonra Thom elini omzuna koydu, ama o kıpırdamadı.
“Yapabileceğin bir şey yok, evlat. Dahası, muhtemelen onlar… Moiraine ve Lan’in yanında güvendedirler. Onları kurtarmak için o ikisinden daha iyisini düşünebiliyor musun?”
“Onu gelmemesi için ikna etmeye çalıştım,” dedi Rand.
“Elinden geleni yaptın, evlat. Kimse daha fazlasını isteyemez.”
“Ona gözkulak olacağımı söylemiştim. Daha fazla çabalamalıydım.” Küreklerin gıcırtısı ve halatların rüzgarda mırıldanması yaslı bir ezgi yaratıyordu. “Daha fazla çabalamalıydım,” diye fısıldadı.