21
RÜZGARI DİNLE
Arinelle Irmağı üzerinde sürünen güneş ışığı, Nynaeve’in sırtını genç bir meşenin gövdesine vermiş, uykunun derin nefeslerini alarak oturduğu çukura ulaştı. Atı da başını indirmiş, bacaklarını açmış uyuyordu. Dizginler genç kadının bileğine sarılmıştı. Güneş ışığı atın gözkapaklarına düştüğünde hayvan gözlerini açtı ve başını kaldırıp, dizginleri çekti. Nynaeve irkilerek uyandı.
Bir an nerede olduğunu merak ederek çevresine baktı, sonra hatırladığı zaman daha büyük bir şaşkınlık ile bakındı. Ama çevresinde yalnızca ağaçlar, atı ve çukurun dibinde eski, kuru yapraklardan bir halı vardı. En koyu gölgelerin içinde, geçen yılın gölgenin-eli mantarları yere düşmüş bir kütüğün üzerinde halkalar oluşturmuştu.
“Işık seni korusun, kadın,” diye mırıldandı, arkasına yaslanarak. “Bir gece için bile uyanık kalamıyorsun.” Dizginleri çözdü ve doğrulurken bileğine masaj yaptı. “Bir Trolloc tenceresinde uyanabilirdin.” Çukurun kenarına tırmanır, dışarıyı gözetlerken, ölü yapraklar hışırdadı. Irmak ile arasında bir avuç dişbudak ağacından başka bir şey yoktu. Ağaçların çatlak kabukları ve çıplak dalları onların da ölü görünmesine sebep oluyordu. Ötede geniş, mavı-yeşil ırmak akıyordu. Boş. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Karşı kıyıda dağınık her daim yeşil ağaçlar, söğütler ve köknarlar vardı; Nynaeve’ın bulunduğu kıyıdan daha seyrektiler. Moiraine ya da gençlerden biri oradalarsa da, iyi gizlenmiş olmalıydılar. Elbette, onun görebildiği bir yerden geçmiş ya da geçmeye çalışmış olmaları gerekmiyordu. Irmak boyunca, otuz kilometre içinde herhangi bir yerde olabilirlerdi. Eğer dün geceden sonra hayatta kalmışlarsa.
Böyle şeyler düşündüğü için kendi kendine kızarak çukurun içine döndü. Kış Gecesi bile, Shadar Logoth’tan önceki savaş bile onu dün geceye, o şeye, Mashadar’a hazırlamamıştı. Çılgınca at sürmeler, başka hayatta kalan kimse olup olmadığını merak etmeler, bir Soluk ya da Trolloclarla ne zaman yüz yüze geleceğini merak etmeler. Trollocların uzakta hırlamasını, bağrışmalarını duymuştu ve titrek boru sesleri içini rüzgardan daha fazla dondurmuştu, ama yıkıntıların içinde Trolloclarla karşı karşıya geldiği zaman dışında onları yalnızca bir kez görmüştü ve o seferinde de şehirden çıkmıştı. Önünde, otuz adım ötesinde yaklaşık on Trolloc belirmiş, o anda uluyarak, bağırarak, sırıklarını sallayarak üzerine saldırmışlardı. Ama genç kadın atını çevirdiğinde susmuşlar, havayı koklamak için burunlarını kaldırmışlardı. Nynaeve kaçamayacak kadar şaşkın, sırtlarını dönüp gecenin içinde kaybolmalarını izlemişti. Ve en korkutucu olanı da buydu.
“İstedikleri kişilerin kokusunu tanıyorlar,” dedi atına, çukurun içinde ayakta durarak, “ve o ben değilim. Görünüşe göre Aes Sedai haklı. Gecenin Çobanı yutsun onu.”
Bir karara vardı ve atını çekerek ırmak boyunca aşağıya doğru yola koyuldu. Yavaş yavaş, çevresindeki ormanı dikkatle gözleyerek ilerliyordu; Trollocların onu istememiş olması, bir kez daha karşılaşırlarsa gitmesine izin verecekleri anlamına gelmiyordu. Ormana ne kadar dikkat etse de, önündeki zemine daha çok dikkat ediyordu. Diğerleri geceleyin buradan geçmişlerse bazı işaretler görebilirdi, at sırtında kaçırabileceği işaretler. Hattâ bu kıyıdalarsa onlara rastlayabilirdi bile. Eğer hiçbiri olmazsa, ırmak onu zaman içinde Beyazköprü’ye götürürdü ve Beyazköprü’den Caemlyn’e, ve gerekirse oradan Tar Valon’a bir yol vardı.
Bu düşünce onu yıldıracak kadar muazzamdı. Bundan önce, tıpkı oğlanlar gibi o da Emond Meydanı’ndan uzaklaşmamıştı. Taren Salı ona tuhaf görünmüştü; Egwene ile oğlanları bulmaya kararlı olmasaydı, hâlâ şaşkın şaşkın Baerlon’a bakıyor olurdu. Ama o bunların hiçbirinin kararlılığını bozmasına izin vermedi. Eninde sonunda Egwene ile oğlanları bulacaktı. Ya da başlarına her ne gelmişse, Aes Sedai’den hesap sormanın bir yolunu bulacaktı. Öyle ya da böyle, diye yemin etti.
Zaman zaman izler buluyordu, epey iz, ama genelde ne kadar çabalarsa çabalasın, izlerin kime ait olduğunu, kovalayan mı, yoksa kovalanan biri mi olduğunu çıkaramıyordu. Bazıları insanlara ya da Trolloclara ait olabilecek çizme izleriydi. Diğerleri ise keçi ya da sığır toynaklarının bıraktığı izlerdi; bunların Trolloc izi olduğu açıktı. Ama aradığı kişilere ait olduğundan emin olduğu izler bulamıyordu.
Yaklaşık altı kilometreyi bu şekilde aştıktan sonra, rüzgar ona odun dumanı kokusu getirdi. Irmağın aşağısından geliyordu. Çok uzak değil, diye düşündü Nynaeve. Bir an tereddüt ettikten sonra atını ırmaktan epey uzakta, gür, her daim yeşil ağaç koruluğunda, bir köknara bağladı. Duman Trolloc demek olabilirdi, ama öğrenmenin tek yolu bakmaktı. Trollocların ateşi ne için kullanıyor olabileceğini düşünmemeye çalıştı.
İçlen içe, yol boyunca tutmak zorunda kaldığı eteğine küfrederek, eğilerek ağaçtan ağaca kaydı. Elbiseler sessiz yürümek için değildi. At sesleri duyunca yavaşladı ve sonunda bir dişbudak ağacının arkasından baktığında, kıyıda, küçük bir açıklıkta inen Muhafız’ı gördü. Aes Sedai küçük bir ateşin yanındaki kütükte oturuyordu ve ateşin üzerindeki su dolu çaydanlık kaynamak üzereydi. Kadının beyaz kısrağı arkasında, seyrek çayırda otluyordu. Nynaeve olduğu yerde kaldı.
“Hepsi gitmiş,” diye bildirdi Lan sertçe. “Seçebildiğim kadarıyla dört Yarı-insan şafaktan iki saat önce güneye doğru yola çıkmış –geride fazla iz bırakmıyorlar– ama Trolloclar yok oldu. Cesetler bile ve Trollocların ölülerini götürdüğü bilinmez. Aç olmadıkları sürece.”
Moiraine kaynayan suya bir avuç bir şey attı ve çaydanlığı ateşten kaldırdı. “İnsan hepsinin Shadar Logoth’a döndüğünü ve orada yok olduğunu ummak istiyor, ama bu kadarı fazla iyi olurdu.
Harika bir çay kokusu Nynaeve’e doğru süzüldü. Işık, umarım midem guruldamaz.
“Oğlanlara ya da diğerlerine ait açık iz yoktu. İzler bir şey anlaşılamayacak kadar karışmış.” Nynaeve saklandığı yerde gülümsedi; Muhafız’ın başarısızlığı kendi başarısızlığını temize çıkarıyordu. “Ama bu, diğeri önemli, Moiraine,” diye devam etti Lan, kaşlarını çatarak. Aes Sedai’nin çay teklifini elini sallayarak reddetti ve ateşin önünde ileri geri yürümeye başladı. Bir elini kılıcının kabzasına koymuştu ve dönerken pelerini renk değiştiriyordu. “İki Nehir’de Trolloc görülmesini, hattâ yüz Trolloc görülmesini kabul edebilirim. Ama bu? Dün bizi kovalayan bin Trolloc olmalı.”
“Hepsi Shadar Logoth’u aramak üzere kalmamış olduğu için şanslıyız. Myrddraaller orada saklandığımızdan kuşkulanmış olmalılar, ama aynı zamanda bizi bulmak için her taşın altına bakmadan Shayol Ghul’e dönmeye de korktular. Karanlık Varlık hiç de hoşgörülü bir efendi değildir.”
“Konuyu değiştirmeye çalışma. Ne demeye çalıştığımı biliyorsun. Eğer o bin Trolloc İki Nehir’e gitmek üzere buraya gelmişse, neden gitmediler? Yalnızca tek bir yanıt var. Ancak biz Taren’ı geçtikten sonra, bir Myrddraal ile yüz Trolloc’un yeterli olmadığı anlaşılınca gönderildiler. Nasıl? Nasıl gönderildiler? Eğer bin Trolloc Afet’ten bu kadar güneye, bu kadar kısa sürede, görülmeden getirilebiliyorsa –aynı şekilde geri götürülmelerinden bahsetmiyorum bile– on bin tanesi Saldaea’nın yüreğine ya da Arafel’e ya da Shienar’a gönderilebilir mi? Sınırboyları bir yılda istila edilebilir.”