“Eğer şu anda buradaysak, Beyazköprü şurada,” diye toprağı parmağı ile iki kere dürtükledi. “Bu durumda, Caemlyn şuralarda bir yerde olmalı.” Yan tarafta üçüncü bir işaret yaptı.
Perrin, yerdeki üç noktaya bakarak durdu. Tüm planı, kızın babasının eski haritasından hatırladıklarına dayanıyordu. Al’Vere Efendi haritanın çok doğru olmadığını söylemişti ve Perrin zaten Rand ve Mat kadar çok incelememişti onu. Ama Egwene hiçbir şey söylemedi. Perrin başını kaldırdığında, kız hâlâ elleri kucağında, onu izliyordu.
“Caemlyn mi?” Kız hayretler içinde kalmış gibiydi.
“Caemlyn.” Perrin iki nokta arasında bir çizgi çizdi. “Irmaktan uzağa, düz bir çizgi üzerinde gideceğiz. Kimse bunu beklemeyecek– tir. Onları Caemlyn’de bekleyeceğiz.” Ellerinin tozunu silkeledi ve bekledi. Bunun iyi bir plan olduğunu düşünüyordu, ama kuşkusuz kızın itirazları olacaktı. Perrin onun yönetimi ele almasını bekledi –kız hep onu birşeylere zorlayıp duruyordu– ve bu onun için hiç sorun değildi.
Ama şaşkınlıkla, kızın başını salladığını gördü. “Yol üzerinde köyler olmalı. Yol sorabiliriz.”
“Beni endişelendiren,” dedi Perrin, “Aes Sedai bizi orada bulamazsa ne yapacağımız. Işık, böyle bir şey hakkında endişeleneceğim kimin aklına gelirdi? Ya Caemlyn’e gelmezse? Belki öldüğümüzü düşünüyordur. Belki Rand ile Mat’i alır ve doğrudan Tar Valon’a götürür.”
“Moiraine Sedai bizi bulabileceğini söyledi,” dedi Egwene kararlılıkla. “Eğer bizi orada bulamazsa, Caemlyn’de bulabilir. Ve bulacaktır.”
Perrin yavaşça başını salladı. “Sen öyle diyorsan. Ama birkaç gün içinde Caemlyn’de ortaya çıkmazsa Tar Valon’a gideriz ve Amyrlin Makamı önünde durumumuzu anlatırız.” Derin bir nefes aldı. İki hafta önce hayatında hiç Aes Sedai görmemiştin ve şimdi Amyrlin Makamı’ndan bahsediyorsun. Işık! “Lan’e göre, Caemlyn’den oraya iyi bir yol varmış.” Egwene’in yanındaki yağlı kağıt pakedine baktı ve boğazını temizledi. “Biraz daha peynir ve ekmek için şansım var mı?”
“Bu daha uzun süre dayanabilir,” dedi kız, “dün gece tuzaklarında şansın benden yaver gittiyse başka. En azından ateş kolaydı.” Kız şaka yapmış gibi yumuşak sesle güldü ve paketi heybesine soktu.
Görünüşe göre kızın ne kadar önderlik kabul edeceği konusunda sınırları vardı. Perrin’in midesi guruldadı. “Bu durumda,” dedi ayağa kalkarak, “şimdi yola koyulsak da olur.”
“Ama hâlâ ıslaksın,” diye itiraz etti Egwene.
“Yürürken kururum,” dedi delikanlı kararlılıkla ve ateşin üzerine toprak atmaya başladı. Eğer önder oysa, önderlik etmeye başlasa iyi olurdu. Irmaktan yükselen rüzgar hızlanmaya başlamıştı.
23
KURTKARDEŞ
Perrin daha başta, Egwene’in Bela’nın sırtına sırayla binmeleri konusunda ısrar etmesinden, Caemlyn yolculuğunun hiç de rahat geçmeyeceğini anlamıştı. Şehrin ne kadar uzak olduğunu bilmiyoruz, demişti kız, ama kızın ata binen tek kişi olması için çok uzaktı. Çenesini kaldırdı, gözlerini kırpmadan delikanlıya baktı.
Ben Bela’ya binmek için çok iriyim,” dedi Perrin. “Yürümeye alışığım ve yürümeyi tercih ederim.”
“Ben yürümeye alışık değil miyim?” dedi Egwene keskin bir sesle.
“Benim kastettiğim…”
“Yani eyer yalnızca benim oramın buramın tutulmasına sebep olacak, öyle mi? Ve sen de ayakların bileklerinden düşene kadar yürüyecek, sonra da benim sana bakmamı bekleyeceksin.”
“Öyle olsun,” diye nefes verdi Perrin, kız söylenmeye devam edecekmiş gibi görününce. “Her neyse, ilk sıra senin.” Kızın yüzü daha da inatçı bir ifade kazandı, ama Perrin onun tek laf sokuşturmasına izin vermedi. “Eğer eyere kendin binmezsen, ben bindiririm.”
Kız irkilerek ona baktı ve dudakları küçük bir gülümseme ile kıvrıldı. “Bu durumda…” Kahkaha atacakmış gibi görünüyordu, ama eyere tırmandı.
Perrin ırmağa sırtını dönerken kendi kendine homurdandı. Hikayelerdeki önderler hiç böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalmıyordu.
Egwene ata sırayla binmeleri konusunda ısrarlıydı gerçekten ve ne zaman Perrin bundan kaçınmaya çalışsa, zorla onu eyere çıkarıyordu. Demircilik Perrin’e ince bir yapı vermemişti ve Bela da atlar söz konusu olduğunda pek iri sayılmazdı. Perrin’in ayağını üzengiye koyduğu her seferinde uzun tüylü kısrak ona, delikanlının, paylama olduğundan emin olduğu bir ifade ile bakıyordu. Bunlar kuşkusuz küçük şeylerdi, ama sinir bozucuydu. Kısa süre sonra, Egwene ne zaman, “Senin sıran, Perrin,” dese irkilmeye başladı.
Hikayelerde askerler nadiren irkilirdi ve asla birşeyler yapmaya zorlanmazdı. Ama, diye düşündü, onların Egwene ile uğraşması da gerekmiyordu.
Daha başlangıçtan ekmek ve peynirleri azdı ve var olan da ilk günün sonunda tükendi. Egwene ateş yakmaya çalışırken Perrin olası tavşan yollarının üzerine tuzaklar kurdu –yollar eski görünüyordu, ama şansını denemeye değerdi. İşi bittiği zaman, ışık tamamen kaybolmadan sapanını denemeye karar verdi. Herhangi bir canlıya ilişkin hiçbir iz görmemişlerdi, ama… Bir sefer sıska bir tavşanı ürkütünce şaşırdı. Tam ayağının dibindeki bir çalıdan fırlayınca o kadar şaşırmıştı ki, hayvan neredeyse kaçacaktı, ama kırk adım ötede, tam bir ağacın arkasına dolanırken onu yakaladı.
Elinde tavşanla kampa döndüğünde Egwene ateş için dallar kırmış ve yerleştirmişti, ama gözlerini kapatmış, yığının yanında diz çöküyordu. “Ne yapıyorsun? Ateşi dilek dileyerek yakamazsın.”
Egwene ilk sözcükleri ile yerinden sıçradı ve elini boğazına götürerek dönüp baktı. “Beni… beni korkuttun.”
“Şansım yaver gitti,” dedi Perrin, tavşanı kaldırarak. “Çakmaktaşını ve çeliğini çıkar. En azından bu akşam karnımız doyacak.”
“Çakmaktaşım yok,” dedi Egwene yavaşça. “Cebimdeydi, ama ırmakta kaybettim.”
“O zaman nasıl…?”
“Irmak kıyısında çok kolay oldu, Perrin. Tıpkı Moiraine Sedai’nin gösterdiği gibi. Uzandım ve…” Bir şey yakalarmış gibi yaptı, sonra içini çekerek elini indirdi. “Ama şimdi bulamıyorum.”
Perrin huzursuzca dudaklarını yaladı. “Gü… Güç mü?” Kız başını salladı ve Perrin ona bakakaldı. “Sen deli misin? Yani… Tek Güç! Öyle bir şeyle oyun oynayamazsın.”
“Çok kolaydı, Perrin. Yapabiliyorum. Güç’ü yönlendirebiliyorum.”
Perrin derin bir nefes aldı. “Bir ateş-yayı yapacağım, Egwene. Bu… bu… şeyi bir daha denemeyeceğine söz ver.”
“Vermeyeceğim.” Kız çenesini çıkardı. Perrin içini çekti. “Sen kendi baltandan vazgeçer miydin, Perrin Aybara? Bir elini arkana bağlayıp gezer miydin? Söz vermeyeceğim!”
“Ben bir ateş-yayı yapayım,” dedi Perrin yorgun yorgun. “En azından bu gece deneme. Lütfen.”
Kız istemeye istemeye razı oldu. Tavşan, alevlerin üzerindeki bir şişte kızarırken bile Perrin, kızın kendisinin daha iyi yapabileceğini düşündüğünü hissediyordu. Ama kız, yapabildiği en iyi şey hemen yok olan bir duman iplikçiği olsa da, her gece denemekten hiç vazgeçmedi. Gözleri delikanlıya bir şey söylemesi için meydan okuyordu, ama Perrin bilgece çenesini kapalı tuttu.
O tek sıcak yemekten sonra, çiğ yabankökleri ve birkaç yeni filiz ile beslendiler. Hâlâ bahardan işaret olmadığından hiçbiri bol ya da lezzetli değildi. İkisi de şikayet etmedi, ama içlerinden birinin özlemle içini çekmediği tek bir yemek geçmiyordu ve ikisi de bunun bir lokma peynir, hattâ ekmek kokusu için olduğunu biliyordu. Bir akşam, ormanın gölgeli bir yerinde buldukları mantarlar –Kraliçenin Tacı, en iyisi– onlara büyük bir ziyafet gibi geldi. Kahkahalar atarak, Emond Meydanı’ndan, “Hatırlıyor musun, bir zaman…” diye başlayan hikayeler anlatarak mantarları yalayıp yuttular, ama ne mantarlar, ne de kahkahalar fazla dayandı. Açlıkta pek az neşe vardı.