Выбрать главу

Yürümekte olan hangisiyse, bir tavşan ya da sincap görür görmez fırlatmaya hazır, sapan taşıyordu, ama taşlarını yalnızca hayal kırıklığı ile fırlattılar. Her akşam büyük özenle kurdukları tuzaklar şafakta boş çıkıyordu ve hiçbir yerde, tuzakların biraz daha durması için kalmaya cesaret edemiyorlardı. Hiçbiri Caemlyn’in ne kadar uzakta olduğunu bilmiyordu ve ikisi de oraya varana kadar, hattâ oraya vardıktan sonra kendini güvende hissetmeyecekti. Perrin midesinin büzülüp büzülüp, karnında bir delik açmasından korkmaya başladı.

Hızlı ilerlediklerini düşünüyorlardı, ama Arinelle’den uzaklaştılar, ve yol sorabilecekleri tek bir köy, hattâ tek bir çiftlik evi görmediler ve Perrin’in planı hakkındaki kuşkuları büyümeye başladı. Egwene hâlâ yola çıktıkları ilk zamanki kadar güvenli görünüyordu, ama Perrin onun eninde sonunda, kaybolup yaşamlarının sonuna kadar dolanıp durmaktansa Trolloc tehlikesini göze almalarının daha iyi olacağını söyleyeceğinden emindi. Kız hiç söylemedi, ama Perrin beklemeye devam etti.

Irmaktan iki gün sonra arazi hızla yoğun ormanla kaplı tepelere dönüştü. Burası da her yer gibi kışın kuyruğunu yakalamış, bırakmıyordu ve bir gün sonra tepeler yine düzleşti. Yoğun orman, zaman zaman genişliği bir buçuk kilometreden büyük açıklıklarla delinmeye başladı. Kuytu köşelerde kar hâlâ duruyordu ve rüzgar hep soğuktu. Hiçbir yerde bir yol, ekili bir tarla, uzakta bir bacadan çıkan duman ya da insan yerleşimine ilişkin iz görmediler –en azından insanların hâlâ yaşıyor olduğu bir yerde.

Bir kez, bir tepeyi çevreleyen yüksek, taş surlar gördüler. Yıkık çemberin içinde çatısız taş evlerden parçalar duruyordu. Orman, kaleyi uzun zaman önce yutmuştu; her şeyin üzerinde ağaçlar büyümüştü ve eski sarmaşıklardan ağlar iri taş blokları kaplamıştı. Bir başka zaman taştan bir kuleye rastladılar. Tepesi kırılmış, eski yosunlarla kahverengileşmiş, kalın kökleri kuleyi yavaş yavaş deviren dev bir meşeye yaslanmıştı. Ama insanların canlı anılarla nefes aldığı hiçbir şey bulamadılar. Shadar Logoth’un anıları onları yıkıntılardan uzak tuttu ve bir kez daha insan izi görmemiş derinliklere ulaşana kadar hızlı hızlı yürüdüler.

Perrin’in uykuları rüyalarla doluydu, korkunç rüyalarla. İçlerinde Ba’alzamon vardı, onu labirentlerde kovalıyor, avlıyordu, ama Perrin, hatırlayabildiği kadarıyla, onunla hiç yüz yüze gelmedi. Ve yolculukları, kötü rüyalar getirecek kadar kötüydü. Egwene, Shadar Logoth hakkında rüyalardan şikayet etti, özellikle de yıkılmış kaleyi ve terk edilmiş kuleyi bulduktan sonraki iki gece. Perrin karanlıkta terlemeye, titremeye başladıktan sonra bile rüyalarını kendine sakladı. Kız onları Caemlyn’e güven içinde ulaştırması için ona güveniyordu, hakkında hiçbir şey yapamayacakları endişelerini paylaşmak için değil.

Perrin, Bela’nın yularını tutmuş, bu akşam yiyecek herhangi bir şey bulabilecekler mi, merak ediyordu ki, ilk kokuyu yakaladı. Kısrak bir sonraki an burun deliklerini açtı ve başını salladı. Perrin at kişnemeden başlığını yakaladı.

“Duman bu,” dedi Egwene heyecanla. Eyerde öne eğildi, derin bir nefes aldı. “Yemek ateşi. Birisi bir şey kızartıyor. Tavşan.”

“Belki,” dedi Perrin ihtiyatla ve kızın hevesli gülümsemesi soldu. Perrin elindeki sapanı kötücül görünüşlü, yarımay şeklindeki balta ile değiştirdi. Elleri kalın sapın üzerinde kararsızca açılıp kapandı. Bu bir silahtı, ama ne demirhanenin arkasında yaptığı gizli alıştırmalar, ne de Lan’in öğrettikleri onu bir silah gibi kullanmaya alıştırmamıştı Perrin’i. Shadar Logoth’un önündeki savaş bile, güven vermeyecek kadar belirsiz geliyordu. Rand ile Muhafız’ın bahsettikleri o boşluğu da hiç becerememişti.

Arkalarında ağaçların arasından güneş ışığı sızıyordu. Orman hâlâ ışıkla beneklenen bir gölgeler yığınıydı. Pişmiş et kokusu ile süslenmiş, hafif odun dumanı kokusu İkiliye doğru süzüldü. Tavşan olabilir, diye düşündü Perrin ve midesi guruldadı. Ama başka bir şey de olabilir, diye hatırlattı kendine. Egwene’e baktı; kız onu izliyordu. Önder olmak bazı sorumluluklar getiriyordu.

“Burada bekle,” dedi yumuşak sesle. Kız kaşlarını çattı, ama Perrin o ağzını açınca sözünü kesti. “Ve sessiz ol! Henüz kim olduğunu bilmiyoruz.” Kız başını salladı. Gönülsüzce, ama salladı. Perrin ata binme sırasını alması için uğraşırken bunun neden işe yaramadığını merak etti. Derin bir nefes alarak dumanın kaynağına doğru yürümeye başladı.

Emond Meydanı ormanlarında Perrin, Rand ve Mat kadar çok zaman geçirmemişti, ama yine de tavşan avladığı olmuştu. Tek dal bile kırmadan ağaçtan ağaca kaydı. Kısa süre sonra yaygın, yılansı dalları yere dokunup, tekrar yükselen uzun bir meşe ağacının dalının arkasından gözetliyordu. Ötede bir kamp ateşi ve alevlerden fazla uzak olmayan dallardan birine yaslanmış, güneşte yanmış, zayıf bir adam duruyordu.

En azından bir Trolloc değildi, ama Perrin’in şimdiye dek gördüğü en garip adamdı. İlk olarak, giysilerinin hepsi tüyleri hâlâ üzerinde olan hayvan derilerinden yapılmıştı, hattâ çizmeleri ile kafasındaki o tuhaf, düz tepeli, yuvarlak şapka bile. Pelerini tavşan ve sincap kürklerinden çılgın bir battaniye gibiydi; pantolonu uzun tüylü, beyaz-kahverengi keçi derisinden yapılmış gibi görünüyordu. Grileşmeye başlamış kahverengi saçları bir sicim ile ensesinde bağlanmıştı. Göğsünün yarısı gür bir sakalla örtülmüştü. Kemerinde uzun bir hançer asılıydı, neredeyse bir kılıç kadar uzundu. Eline yakın bir dala bir yay ve bir sadak dayanmıştı.

Adam, gözleri kapalı, görünüşe göre uyuyarak arkasına yaslanmıştı, ama Perrin saklandığı yerden kıpırdamadı. Adamın ateşinin üzerine altı sopa eğilmişti ve her birine birer tavşan geçirilmiş, güzelce kızarmış, arada bir ateşe tıslayan sular damlatıyordu. Bu kadar yakından tavşanların kokusunu almak Perrin’in ağzını sulandırdı.

“Ağzından su akıtmayı bitirdin mi?” Adam bir gözünü açtı ve başını yana eğerek Perrin’in saklandığı yere baktı. “Sen ve arkadaşın ateşin başına oturup bir lokma yemek yiyebilirsiniz. Son iki gündür hiçbir şey yemediniz.”

Perrin tereddüt etti, sonra yavaşça, baltayı hâlâ sıkı sıkı tutarak doğruldu. “İki gündür beni mi izliyordun?”

Adam gırtlağının derinliklerinden güldü. “Evet, seni izliyordum. Ve o güzel kızı. Seni ispenç tavuğu gibi itekleyip duruyor, değil mi? Sizi daha çok dinledim. Aranızda yedi kilometre öteden duyulacak kadar çok ses çıkarmayan bir at var. Gidip kızı çağıracak mısın, yoksa tüm tavşanları tek başına yemeyi mi düşünüyorsun?”

Perrin kabardı; çok ses çıkarmadığını biliyordu. Gürültü yaparsanız Suormanı’nda bir tavşana yaklaşamazsınız bile. Ama tavşan kokusu, aklına Egwene’in de aç olduğunu getirdi. Kokusunu aldıkları şeyin bir Trolloc ateşi olup olmadığını öğrenmek için beklediklerini de unutmamıştı.

Baltasının sapını kemerindeki halkaya geçirdi ve sesini yükseltti. “Egwene! Sorun yok! Tavşanmış gerçekten!” Elini uzatarak daha normal bir sesle, “Adım Perrin. Perrin Aybara,” dedi.

Adam eli inceledi, sonra beceriksizce, el sıkışmaya alışık değilmiş gibi tuttu. “Benim adım Elyas,” dedi, başını kaldırarak. “Elyas Machera.”