Egwene ona keskin bir bakış fırlattı. Perrin, kızın bir Aes Sedai ol– mak istediğini haykırmayacağını umdu. Kız hiçbir şey söylemedi, ama ağzı gerildi ve Perrin devam ettti.
“Ama seçeneğimiz yok. Trolloclar, Soluklar, Draghkarlar bizi kovaladı. Karanlıkdostları hariç her şey. Saklanamayız ve yalnız başımıza mücadele edemeyiz. Bize kim yardım edebilir? Aes Sedailer dışında başka kim o kadar güçlüdür?”
Elyas bir süre kurtlara, ama daha çok Benek ile Yanık’a bakarak sessiz kaldı. Perrin sinirli sinirli kıpırdandı ve izlememeye çalıştı. İzlerken Elyas ile kurtların birbirlerine ne dediklerini işittiğini sanıyordu. Güç ile bir ilgisi olmamasına rağmen, böyle bir şeyi hiç istemiyordu. Delice bir şaka yapmış olmalı. Ben kurtlarla konuşamam. Kurtlardan biri –Çekirge olduğunu düşünüyordu– ona baktı ve sırıtır gibi oldu. Perrin, ismini nasıl bildiğini merak etti.
“Benimle kalabilirsiniz,” dedi Elyas sonunda. “Bizimle.” Egwene’in kaşları kalktı ve Perrin’in ağzı açık kaldı. “Eh, daha güvenli ne var ki?” diye meydan okudu Elyas. “Trolloclar yalnız bir kurdu öldürme fırsatını hiç kaçırmaz, ama bir kurt sürüsünden uzak durmak için yollarını kilometrelerce uzatmaktan da kaçınmazlar. Ve Aes Sedailer hakkında endişelenmeniz de gerekmez. Onlar bu ormanlara sık gelmezler.”
“Bilmiyorum.” Perrin iki yanındaki kurtlara bakmaktan kaçındı. Biri Benek ti ve gözlerini üzerinde hissedebiliyordu. “Konu yalnızca Trolloclar değil.”
Elyas soğuk soğuk güldü. “Ben, bir sürünün Gözsüzlerden birini aşağı indirdiğini de gördüm. Sürünün yarısını kaybettik, ama kokuyu aldıktan sonra fırsatı kaçırmazlardı. Trolloclar, Myrddraaller, kurtlar için hepsi bir. Asıl istedikleri sensin, evlat. Kurtlarla konuşan başka insanları duydular, ama benden sonra gördükleri ilk sen varsın. Ama arkadaşını da kabul edecekler ve burada, herhangi bir şehirde olduğundan daha fazla güvende olursun. Şehirlerde Karanlıkdostları vardır.”
“Dinle,” dedi Perrin telaşla. “Keşke bunu söylemekten vazgeçsen. Ben –senin… senin yaptığını söylediğin şeyi yapamam.”
“Nasıl istersen, evlat. İstiyorsan keçiyi oyna. Güvende olmak istemiyor musun?”
“Kendimi kandırmıyorum. Kendimi kandırmam gereken bir konu yok. Bizim tek istediğimiz…”
“Biz Caemlyn’e gidiyoruz,” diye kararlılıkla sesini yükseltti Egwene. “Ve sonra Tar Valon’a.”
Perrin ağzını kapatarak kızın öfkeli bakışlarına aynı şekilde karşılık verdi. Kızın, dilediği zaman onun önderliğini kabul ettiğini, istemediği zaman etmediğini biliyordu, ama en azından kendi adına konuşmasına izin verebilirdi. “Ya sen, Perrin?” dedi ve kendi kendine yanıt verdi. “Ben mi? Eh, bir düşüneyim. Evet. Evet, sanırım yola devam edeceğim.” Ilımlı bir gülümseme ile kıza döndü. “Eh, Egwene, ikimiz de gidiyoruz. Sanırım ben de seninle geleceğim. Karar vermeden önce konuşmamız ne güzel, değil mi?” Kız kızardı, ama çenesindeki kararlılık kaybolmadı.
Elyas homurdandı. “Benek, nasıl isterseniz, dedi. Kızın insan dünyasına sıkı sıkı bağlı olduğunu söyledi, ama sen” –Perrin’e başını salladı– “yarı yolda duruyormuşsun. Mevcut koşullar altında, sanırım bizim de sizinle güneye gelmemiz iyi olacak. Aksi halde açlıktan ölebilir, kaybolabilirsiniz. Ya da…”
Yanık aniden doğruldu. Elyas başını çevirip iri kurda baktı. Bir an sonra Benek de doğruldu. Elyas’a yaklaştı ve Yanık ile göz göze geldi. Tablo uzun dakikalar boyunca donup kaldı, sonra Yanık hızla döndü ve gecenin içinde kayboldu. Benek silkelendi, sonra yerine dönüp, hiçbir şey olmamış gibi kendini yere attı.
Elyas, Perrin’in soru dolu bakışları ile karşılaştı. “Bu sürüyü Benek yönetir,” diye açıkladı. “Erkek kurtlardan bazıları meydan okurlarsa onu altedebileceklerini düşünüyor, ama bu dişi kurt onların hepsinden daha zeki ve onlar bunu biliyorlar. Sürüyü pek çok kez kurtardı. Ama Yanık, sürünün siz üçünüz ile zaman kaybettiğini düşünüyor. Onun için önemli olan tek şey Trolloclara karşı nefreti ve bu kadar güneyde Trolloc varsa, onları öldürmek için peşlerine düşmek istiyor.”
“Çok iyi anlıyoruz,” dedi Egwene, rahatlamış bir sesle. “Gerçekten de yolumuzu bulabiliriz… yön gösterirsen, elbette.”
Elyas elini salladı. “Sürüyü Benek yönetir dedim, değil mi? Sabahleyin sizinle güneye doğru yola çıkıyorum ve onlar da geliyor.” Egwene, işittiği en iyi haber bu değilmiş gibi görünüyordu.
Perrin sessizlik içinde oturuyordu. Yanık’ın gittiğini hissedebiliyordu. Ve yara izli erkek kurt yalnız değildi; hepsi genç erkekler olan bir düzine kurt onunla birlikte uzaklaşıyordu. Perrin, bunun yalnızca Elyas’ın hayal gücü üzerinde oynadığı bir oyun olduğuna inanmak istiyordu, ama yapamıyordu. Uzaklaşan kurtlar zihninde solmadan hemen önce, Yanık’tan gelen, kendi düşüncesiymiş gibi keskin ve berrak bir düşünce hissetti. Nefret. Nefret ve kan tadı.
24
ARINELLE’DEN AŞAĞI KAÇIŞ
Uzakta damlayan sular, yankılanan, tekrar yankılanan, kaynaklarını sonsuza dek kaybeden boş şıpırtılar. Her yerde taş köprüler, korkuluksuz rampalar vardı; hepsi cilalı, pürüzsüz, kırmızı ve altın rengi çizgili, geniş, düz tepeli, taş kulelerden fışkırıyorlardı. Labirent karanlığın içinde, görülür bir başlangıç ya da son olmadan, kat kat uzanıyordu. Her köprü bir kuleye, her rampa bir başka kuleye, başka köprülere gidiyordu. Rand hangi yöne bakarsa baksın, loşluğun içinde göz görebildiğince aynıydı, hem aşağıda, hem yukarıda. Açıkça görmesine yetecek kadar ışık yoktu ve bundan neredeyse memnundu. Rampalardan bazıları aşağıdakilerin tam tepesinde olması gereken platformlara gidiyordu. Hiçbirinin tabanını göremiyordu. Serbest kalmaya çalışarak, bunun yalnızca bir yanılsama olduğunu bilerek çabaladı. Her şey bir yanılsamaydı.
Yanılsamayı biliyordu; peşinden o kadar çok gitmişti ki, bilmemesi olanaksızdı. Yukarıya, aşağıya ya da herhangi bir yöne ne kadar giderse gitsin, yalnızca parlak taş görüyordu. Taş, fakat derin, yeni kazılmış toprağın ıslak kokusu havaya işlemişti. Ve çürümenin tatlımsı, mide bulandırıcı kokusu. Zamanından önce açılmış bir mezarın kokusu. Nefes almamaya çalıştı, ama koku, burun deliklerini doldurdu. Derisine yağ gibi yapıştı.
Gözü bir hareket yakaladı ve Rand olduğu yerde dondu. Kulelerden birinin tepesini çepeçevre dolanan koruma duvarının yanında yarı çöktü. Burası saklanabileceği bir yer değildi. Bin yerden görülebilirdi. Havayı gölge doldurmuştu, ama saklanabileceği daha derin gölgeler yoktu. Işık, lambalardan, meşalelerden gelmiyordu; yalnızca oradaydı, olduğu gibi, sanki havadan sızıyordu. Bir şekilde, görmek için yeterli; görülmek için yeterli. Ama kıpırtısızlık pek az koruma sağlıyordu.
Hareket yine geldi ve bu sefer açıktı. Uzak bir rampada, korkuluk olmamasına aldırmadan, aşağıdaki boşluğa aldırmadan yürüyen bir adam. Adamın pelerini görkemli telaşı içinde dalgalanıyordu. Başını çevirerek arandı. Mesafe, Rand’ın karanlığın içindeki şekilden fazlasını görebilmesi için çok fazlaydı, ama pelerinin taze kan rengi olduğunu ve arayış içindeki o gözlerin iki fırın gibi alev alev yandığını bilmek için yakın olması gerekmiyordu.